2022 ŞUBAT KİTAP LİSTEMİZ
2 Nisan 2022 Cumartesi
19 Şubat 2022 Cumartesi
BİR AT BARA GİRMİŞ / DAVİD GROSSMAN/ 2022 OCAK
KİTAP HAKKINDA
Yarım kalan öyküler, söylenmeyen sözler, beklenmedik
darbeler... Kitapları otuzu aşkın dilde okunan büyük yazar David Grossman,
ustaca kurguladığı bu çarpıcı metinde son sayfasına değin soluk kesen bir öykü
anlatıyor ve okurunu, sahnesinde tuhaf bir adamın, Dovaleh G.’nin dikildiği
komedi kulübünün kapılarından içeriye sokuyor. Dovaleh G., parlak spotların
altında, onu meraklı gözlerle izleyen seyircinin karşısında hayatını temize
çekiyor ve adeta bir psikiyatrın koltuğunda uzanmışçasına geçmişin loş dehlizlerine
dalıyor. Ters köşelerle dolu bir gösteri bu; sahnedeki adam kendi hikâyesini
anlatıyor ve bu hikâyede espriler, seyircinin suratında birer yumruk gibi,
birer tokat gibi patlıyor.
Man Booker Uluslararası, Ödülü’ne layık görülen ve samimi,
doğrudan anlatımıyla büyük övgü toplayan Bir At Bara Girmiş, herkesin derdinin
kendine olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı dünyada onca yalnızlığa
rağmen görülmeye, duyulmaya, anımsanmaya duyulan ihtiyacın ve kahkaha ile
gözyaşları arasındaki bir arpa boyu mesafenin romanı.
DAVİD GROSSMAN KİMDİR?
David Grossman (İbranice: דויד גרוסמן) 25 Ocak 1954 doğumlu
İsrailli bir yazardır. Kitapları 30 üzerinde dile çevrilmiştir ve birçok ödül
kazanmıştır. 2008 yılında yazdığı, “Vatanın Sonuna” adlı kitabında
İsrail-Filistin savaşına değinir. Bu kitabından sonra, bir çocuk kitabı,
çocuklar için bir opera ve çeşitli şiirler yazmıştır[1]. 2014 yılında yazdığı
“Zamandan Ayrılmak” kitabı, çocuklarının ölümünden sonra acı çeken ailelerle
ilgilidir. 2017 yılında, daima beraber çalıştığı çevirmeni Jessica Cohen’le
birlikte, “Bir At Bir Bara Girer” adlı kitabıyla Man Booker Uluslararası
Ödülü’nü kazanmıştır. 2018’de edebiyat dalında İsrail Ödülü’nü almıştır.
Grossman Kudüs’te doğdu. İki erkek kardeşten büyük olanıdır.
Annesi, Michaella, Filistin Mandası’nda doğdu. Babası, Yitzhak dul olan
annesiyle birlikte, 9 yaşındayken Polonya’nın Dynów kasabasından İsrail’e
göçtü. Annesinin ailesi Siyonistti ve fakirlerdi. Büyükbabası, Galilee’de yol
döşüyordu ve daha fazla gelir için halı alıp satıyordu. Biyolojik annesi
Polonya’da manikürcülük yapıyordu ama polislerin kendisini ve ailesini rahatsız
etmesiyle daha önce hiç terketmediği doğum yerini terk etmek zorunda kaldı.
Oğlu ve kızıyla birlikte Filistin’e göçtü ve zengin muhitlerde ev temizliği
yaptı.
Grossman’ın babası otobüs şoförlüğü yaparken bir kütüphanede
kütüphaneci oldu. Babasının kütüphaneyle olan ilişkisinden dolayı, David
“okuyan bir çocuk” oldu ve edebiyata karşı ilgi geliştirdi. Bu ilgi daha sonra
kariyerine dönüşecekti. Grossman bu durumla ilgili, “Babam bana çok şey verdi,
ama bana daha çok Sholem Aleichem’i verdi” demiştir. Sholem Aleichem,
Ukrayna’da doğan ve Yiddiş dilinde verdiği büyük eserlerle bilinen bir
yazardır. Aleichem, daha çok “Çatıdaki Düzenbaz” müzikaline ilham verdiği
hikâyeleriyle bilinir. 9 yaşında, Grossman Sholem Aleichem’in çalışmaları
hakkında yapılan ulusal bir yarışmayı kazandı ve daha sonra ulusal radyoda
çocuk aktör olarak çalışmaya başladı. 25 yıl kadar İsrail yayıncılığında
çalıştı.
1971 yılında, Grossman istihbarat bölümünde askeri görevine
başladı. 1973 yılında Yom Kipur Savaşı’nın patlamasına rağmen, Grossman hiçbir
çatışamaya katılmadı. Grossman, Kudüs İbrani Üniversitesinde felsefe ve tiyatro
okudu. Üniversiteden sonra, bir zamanlar çocuk aktör olarak çalıştığı radyoda
çalışmaya başladı. Daha sonra, İsrail’in ulusal radyosu, Kol Yisrael’de sunucu
oldu. 1988 yılında, Filistin yönetiminin kendi devletini deklare ettiği ve
İsrail’in varolma hakkını tanıdığı haberini saklamamasından dolayı işten
kovuldu.
Grossman Kudüs’ün dışındaki Mevasseret Zion’da yaşamaktadır.
Çocuk psikoloğu olan Michal Grossman’la evlidir. Yonatan, Ruthi ve Uri isimli
üç çocukları vardı. Çocuklarından Uri, İsrail Ordusu’nda tank komutanıyken,
2006 Lübnan Savaşı’nda öldü. Uri’nin hayatı daha sonra, Grossman’ın kitabında
hatırlandı ve kutlandı. 2015’te Grossman, Edebiyat dalında aday gösterildiği,
İsrail Ödülleri’nden adını çekti. Bunun nedeni, Netanyahu’nun hakem panelindeki
iki kişiyi, anti-siyonist oldukları gerekçesiyle hakemlikten çekmeye
çalışmasıydı. 2018 yılında Grosman ödülü kGrossman dobra ve solcu bir barış
aktivistidir. The Economist gibi ünlü dergiler tarafından, İsrail’in kültürel
elitinin solcu temsilcisi olarak tanımlanmıştır. İlk başta, İsrail’in 2006
Lübnan Savaşı’ndaki tutumunu, nefsi müdaafa olarak desteklemiştir. 10 Ağustos
2006’da Grossman ve diğer yazar arkadaşları Amos Oz ve A.B. Yehoshua bir basın
toplantısı yaparak, hükümeti bir ateşkese yönelmesi çağrısında bulundular.
“Savaşa gitmek hakkımızdı, fakat her şey daha karışık hale geldi... birden
başka çözüm yolu olduğuna inanıyoruzç” diyerek, müzakereye dayalı bir çözümü
önerdiler.
İki gün sonra, Grossman’ın 401’inci Zırhlı Tugayında
Üstçavuş olan 20 yaşındaki oğlu Uri, güney Lübnan’da öldürüldü. Ateşkes
başlaman biraz önce, içinde bulunduğu tank tanksavar füzesi tarafından
vurulmuştu. Grossman, oğlunun ölümünün, Filistinlilere karşı tutumunu ve
İsrail’in Filistinliler politikasına karşı olan muhalefetini değiştirmediğini
belirtti. Hikayelerinde siyasetten uzak durmaya çalışsa da oğlunun ölümü,
İsrail-Filistin savaşını daha detaylı bir şekilde ele almasına neden oldu. Bu
açık bir şekilde, “Vatanın Sonuna” kitabında görülüyordu.
Grossman, oğlunun ölümünden iki ay sonra, 1995 yılında
öldürülen İzak Rabin’in ölüm yıl dönümü için toplanan 100,000 kişiye seslendi.
Ehud Olmert hükümetinin liderlik konusunda başarısız olduğunu ve bölgede
pozitif gelişmeler için tek umudun, Filistinlilere ulaşmakla olduğunu belirtti:
“Tabii ki yastayım, ama acım öfkemden daha büyük. Bu ülke ve
senin (Olmert) arkadaşlarınla bu ülkeye yaptıklarınız için acı içindeyim.”
Savaşla arasındaki kişisel bağ için, Grossman şunları
söyledi:
"Beni basmakalıp etiketlerle bağdaştıran kişiler oldu.
Onlara göre ben, kendi çocuğunu askere asla göndermeyecek, hayatın ne olduğunu
bilmeyen naif bir solcuydum. Sanırım bu tür insanlar gördü ki, İsraili çok
eleştirebilirsin ve buna rağmen onun ayrılmaz bir parçası olabilirsin. Bunu
İsrail Ordusu’na ihtiyat personeli olarak söylüyorum"
2010 yılında Grossman, karısı ve ailesi, gittikçe yayılan
İsrail yerleşim birimlerine karşı protestolara katıldı. Doğu Kudüs’te,
Filistinlilerin evlerini ellerinden alıp yerleşen Yahudi yerleşimcileri
protesto ederken polisler tarafından saldırıya uğradı. The Guardian gazetesi
için çalışan bir gazetecinin nasıl bu kadar bilindik bir gazeteci saldırıya
uğruyor sorusuna: “Beni hiç tanıyorlarmı bilmiyorum” diyerek cevap verdi.azandı.
Ödüller ve Onurlar
1984: Yaratıcı çalışma dalında Başbakanlık Ödülü
1985: Bernstein Ödülü (Orijinal İbranice Roman Kategorisi)
1993: Bernstein Ödülü (Orijinal İbranice Roman Kategorisi)
2001: Sapir Ödülü – Kaçabilecek birisi
2004: JQ Wingate Ödülü (kurgu) Kaçabilecek birisi
2004: Italian ödülü- Premio Flaiano
2004: Bialik Ödülü- Edebiyat (Haya Shenhav ve Ephraim Sidon
ile)
2007: Emet Ödülü
2007: Ischia Uluslararası Gazetecilik Ödülü
2008: Geschwister-Scholl-Preis
2010: Albatros Edebiyat Ödülü “Vatanın Sonuna” (Alman
Çevirmen Anne Birch Hauer ile birlikte)
2011: JQ Wingate Ödülü “Vatanın Sonuna”
2015: St. Louis Edebiyat Ödülü, Saint Louis Üniversitesi
2017: Man Booker Uluslararası Ödülü
2018: İsrail Ödülü
Kaynak: Vikipedi
KİTAPTAN ALINTILAR
“Tanrı'dan bahsediyor.
Benden söylemesi, bir yerlerde takdir edilmenin en sağlam
yolu orada bulunmamaktır.”
“Öfke dolusun," dedi bana. "Hayır, hasret
doluyum," diye geçirdim içimden.”
“Haklı mıyım yoksa haklı mıyım?”
“Neden bahsettiğimi anlıyormuş gibi yapın bir zahmet, tamam
mı?”
“Demek geldin, diyor bakışları. Bak zaman bizi ne hale
getirdi, al, işte karşında duruyorum, hiç acıma bana.”
“Akıl almaz bir olay, öyle değil mi? Benim için her şeyin en
iyisini istediğini iddia eden bir kadın bu ve tutup beni dünyaya getirmiş!”
"Düşünmekten ne çıkardı ki, hem hiç kimse düşüncelerini
dizginleyemez, insan beynini durduramaz ki, ya da bunu değil yalnızca şunu
düşün diye ayar çekemez ki beynine. Yalan mı?"
“Adalet gözle görülür olmalıdır.”
“İnsanların dünyadaki günleri sayılıdır, unutma, sen sen ol,
o sayılı günleri onlar için hoş kıl.”
“...sevgili Fernando Pessoa'mızdan alıntı yaparak şöyle
fısıldadığını duyabiliyorum kulağıma: 'Bütün olmak için, var olmak yeter de
artar.'
“Hayattaki en büyük başarım geniş ve birlik olmuş bir aile.
En azından bana karşı.”
"Kendi kendisini incitmekte bu kadar başarılıyken
başkasına neden gerek duyduğunu merak ediyorum."
"Kendimi o kadar az anlıyorum ki..."
-Beni görmeni,
gerçek anlamda görmeni, sonra da bana anlatmanı istiyorum.
-Ne anlatacağım ki
sana?
-Gördüğünü."
“Öksüz demek birdenbire yaşlanan kişi demek, değil mi? Ya da
sakat gibi bir şey. Mesela Ölü Deniz fabrikasında çalışan babası vincin altında
kalan ve o günden sonra kekelemeden konuşamaz olan, dokuzuncu sınıftan Eli
Stieglitz’e denir öksüz diye. O zaman ben de mi kekelemeye bağlayacağım acaba?
Öksüz nasıl bir ses çıkarır? Babası olmayan öksüzle, annesi olmayan öksüz
arasında bir fark var mıdır?”
“İşte böyle sayın seyirciler! Bu hayatın gelip dayandığı yer
budur. İnsan planlar yapar, Tanrı ise ona kelek atar.”
“O şey vardır ya, dedi usulca, "hani insanın içinden
elinde olmaksızın fışkıran şey? Dünyada belki yalnızca o biricik kişinin sahip
olduğu şey?"
Kişiliğin ışıltısı, diye geçirdim içimden. İçimizdeki kor.
Ya da içimizdeki karanlık. O muamma. Eşsizliğin o titreşimi. Kişiyi tanımlayan
sözcüklerin ötesinde yatanlar; kişinin başına gelen, hayatında ters giden ve
ruhunda zaman içinde çarpıklaşan şeylerin ötesinde.”
YORUMLARIMIZ
Kitabımız, Netanya kasabasında tek gecede yaşanan iki saatlik
bir stand-up gösterisine odaklanıyor.
Mekân olarak bir bar ve sahnede canlı performans sergileyen
Dovaleh G.
“Bayanlar ve Baylar! diye duyuruyor, alkışlarınız Dovaleh G
için gelsin!”
Stand-up sanatçısı Dovaleh G, çocukluk arkadaşı hakimlikten
emekli Avishai Lazar''dan (çocukluğu boyunca eşit ilişki kurabildiği tek
yaşıtıdır) gece kulübüne gelip onu izlemesini ve düşüncelerini belirtmesini
ister. Barda kahramanımızı izleyen tanıdık çok kişi var ancak kitap Dovaleh G
ve Avishai Lazar'ın gözünden ilerliyor.
Metin boyunca bol bol fıkralar ve espriler uçuşuyor. Kitaba
adını veren “Bir At Bara Girmiş” fıkrası ise kitapta yarım kalan tek fıkra.
İsrail politikasına
oklarını yöneltiyor. Yahudi Soykırımı önemli bir tema ayrıca.
Dovaleh G'nin annesi Yahudi Soykırımından tüm ailesini
geride bırakarak, ağır hasarlarla kurtulmuştur. Baba ise bir şekilde
soykırımdan yırtmış, Dovaleh'in deyimiyle " felakette kendisine figüran
olarak dahi rol bulamamış," biridir. Anneye karşı oldukça yumuşak olsa da
Dovaleh G'ye karşı acımasız ve serttir.
Kendi yaşamından kesitler anlatmaya başlayınca Dovaleh G;
anne, baba ve çocuktan oluşan küçük ailesinin sırlarını da ortaya döküyor.
“Dovaleh'e Vurmaca oyunu”nun baş kişisi küçük Dovaleh başlangıçta annesini
güldürebilmek için ellerinin üzerinde
yürüse de savunma mekanizması olarak kullanıyor sonrasında bunu.
Fıkraların, esprilerin arasında sık sık geçmişe dönüyoruz,
İsrail'de liselilerin askeri eğitim için yolllandığı kamplardan olan Gadna
kampında, 14 yaşındaki Dovaleh'in hayatının değiştiği o ilk cenaze gününde
takılıyoruz. Dovaleh'in ebeveynlerinden biri ölmüştür ama annesi mi babası mı
kimse bilmez.
Refakatçisi asker ile
cenaze için yolan çıkan küçük Dovaleh'i
fıkralarla dolu bir yolculuk yapar. Ordudaki fıkra yarışmasının şampiyonudur
asker. En azından o öyle söyler.
Dramını komediye çeviren komedyenin dramı. Kimi seyirciler
karşılaştıkları sıra dışı gösteri nedeniyle kulübü terk ederken, kimi merakla
gösterinin sonuna dek kalmayı tercih eder. Yazar okuyucuyu da bu gösteride
barda oturan seyirciler arasına yerleştiriyor.
Hoşça vakit geçirmek, hatta gülmek için masaları dolduran
seyirciler Dovaleh G'nin gösterisi sonunda, bir nevi, umduğunu değil bulduğunu
yemek zorunda kalır.
Eski hakim Lazar gitmek ve kalmak arasında bocalasa da
kalmayı tercih ediyor. Çünkü anlatılanlarda kendisi de kendi gerçekleriyle ve
kişiliğindeki eksiklikleriyle hesaplaşmasına tanıklık ediyoruz.
Son zamanlarda okuduğum en ilginç kurguya sahip.
Alışageldiğimiz gibi bölümlerden oluşmuyor. Tüm olaylar ve karakterler aynı
anda sahnede var edilmiş. Kitabın durak noktaları ana karakterin nefes
alabilmek için es verdiği zamanlar. Seyircilere ve okuyuculara yer yer cinnet
hali yaşatsa da, çarpıcı bir anlatımda dikkatle onu izliyoruz. Dovaleh G ile
birlikte hayatımıza bakıp geldiğimiz noktadaki pişmanlıklarımızı ya da
yetkinliklerimizi düşünüyoruz.
Standapçı Dovaleh G., arkadaşı ve kadın ( beklenmeyen
izleyici) kitabın ana karakterleri…
Komedyenler üzerine düşündüm (Daha doğrusu kitaptaki türden
komedyenler üzerine…)
Bu öyle bir meslek ki salondaki en zeki kişi siz
olacaksınız, her an anlık memnuniyet vermek zorundasınız, bütün salonu kontrol
etmelisiniz ve bunu sağlayan her türlü dengeye hakim olmalısınız. Gerektiğinde
onurunu ve utancını ayaklar altına almayı gerektiren metodları kullanarak…
Her an güldürmek için orada bulunmanın baskısı. Bunu
yapamadığınız zamanlarda ortaya çıkan yok olmak tehlikesi, var olmakla yok
olmak arasındaki o ince çizgi üzerinde yaşamanın baskısı.
Güldürmek uğruna gülemez hale gelmek. Kitapta komedyenin
gülmediğine dair bir belirti yok ama böyle olduğunu düşünüyorum. Komedyenler
hiç gülmez değil tabi ki, ama mesleklerinin bu duyguyu kaybettirdiğini
düşünüyorum. Komedyenlik deyip geçmemeli, çok zor bir meslek.
Dovaleh G'nin kendini parçalamasının tanığı olduk.
Kahramanımız hasta, belki de son gösterisinde geçmişi ve hayatında bir şekilde
yer almış insanlarla yüzleşiyor. Kitapta salt bir acı, kelimelerle ifade
edilemeyecek kadar büyük bir çöküş var. Bu acıyı okumuyoruz, ancak görüyoruz.
Yazar bu acıyı bize farklı yollar ve betimlemelerle hissettiriyor.
********
“Gör, beni!
-Beni görmeni, gerçek anlamda görmeni, sonra da bana
anlatmanı istiyorum.
-Ne anlatacağım ki sana?
-Gördüğünü."
“Dedikleri zor bela anlaşılıyor artık. Ayağa kalkıp sahneye
daha yakın olan bir masaya geçiyorum. Onu bu kadar yakından görmek tuhaf
geliyor. Bir an başını kaldırdığında, spot ışığı görsel bir yansıma
yaratıyor ve on dört yaşında bir adamın içinden elli yedi yaşında bir çocuk çıkıyor.
**********
Acınmadan ve acındırmadan bir acı nasıl anlatılır?
Güldürerek
Elleri üzerinde yürüyen bu çocuğu sevgiyle kucaklamak istedim.
"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor. /
Edip Cansever"
Kitabın seveni kadar sevmeyeni de çok. Ben ve birlikte
okuduğum arkadaşlarım çok sevenlerdeniz.
Keyifli okumalar/ NİGAR
15 Şubat 2022 Salı
KÜL MEVSİMİ/ OLİVE KİTTERİDGE/ ELİZABETH STROUT/
ARALIK 2021/ HAVALI OKURLAR
KİTAP HAKKINDA
Elizabeth Strout'un Pulitzer ödüllü çok satan kitabı Kül
Mevsimi, bütün kusurlarına rağmen olağanüstü bir insancıllığa sahip kahramanı
Olive Kitteridge'in eşliğinde okurlarını sıradan insanların gündelik detayların
büyüsüyle örülü yaşamlarında bir gezintiye çıkarıyor.
Bazen inatçı, bazen sabırlı, bazen anlayışlı bazense hazin
bir inkâr içindeki Olive Kitteridge bilerek ya da bilmeyerek birçok hayata
dokunur: Olive'in aşırı hassaslığından bıkmış bir oğul; evliliğine olan
sadakati hem bir lütuf hem de bir lanet olan bir koca; geçmişte yaşadığı bir
aşk macerası peşini bırakmayan bir piyanist; yaşama isteğini kaybetmiş eski bir
öğrenci…
Strout'un geçmişin yakıcı acılarının bıraktığı küllerle
hesaplaşan, hayatlarının olgunluk dönemindeki karakterleri canlılıkları ve
tanıdıklıklarıyla bize ancak Salinger gibi büyük yazarlarda rastlayacağımız
türden inceliklerle dolu bir dünyayı hatırlatıyor.
Sayfa Sayısı: 344
Baskı Yılı: 2010
Orijinal adı: Olive Kitteridge
ELİZABETH STROUT KİMDİR?
Elizabeth Strout (6 Ocak 1956 doğumlu) ABD'li bir romancı ve
yazardır. Dünyadaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Edebi kurgu ve onun
tanımlayıcı karakterizasyonu. Doğdu ve büyüdü Portland, Maine, gençliğindeki
deneyimleri romanlarına ilham kaynağı oldu - kurgusal "Shirley Falls,
Maine" yedi romanından dördünün geçtiği yer.
Strout'un ilk romanı, Amy ve Isabelle (1998) yaygın
eleştirilerle karşılaştı, ulusal en çok satanlar listesine girdi ve başrolde
oynadığı bir filme uyarlandı Elisabeth Shue. İkinci romanı, Bana uy (2006),
eleştirmenlerce övgü aldı, ancak sonuçta onun ölçüsünde tanınamadı. ilk roman.
İki yıl sonra Strout yazdı ve yayınladı Olive Kitteridge (2008), Mayıs 2017
itibarıyla bir milyondan fazla kopya satarak yaklaşık 25 milyon dolar hasılat
elde eden kritik ve ticari başarıya ulaştı. Roman 2009'u kazandı Pulitzer Kurgu
Ödülü. Kitap Çok Emmy Ödüllü bir mini diziye uyarlandı ve bir New York Times En
çok satan kitap.
Beş yıl sonra yayınladı Burgess Boys (2013), ulusal en çok
satanlar listesine girdi. Benim Adım Lucy Barton (2016) uluslararası beğeni
topladı ve New York Times en çok satanlar listesinde yer aldı. Lucy Barton daha
sonra Strout'un 2017 romanında ana karakter oldu. Herşey mümkün. Bir devamı Olive
Kitteridge, başlıkla yine 2019 yılında yayınlandı.
Strout doğdu Portland, Maine, Maine'deki küçük kasabalarda
büyüdü ve Durham, New Hampshire. Babası bir bilim profesörüydü ve annesi bir
İngilizce profesörüydü ve aynı zamanda yakındaki bir lisede yazı öğretiyordu.
'Dan mezun olduktan sonra Bates Koleji içinde Lewiston,
Mainebir yıl geçirdi Oxford, İngiltere, ardından bir yıl daha hukuk
fakültesinde eğitim aldı. 1982'de onur derecesiyle mezun oldu ve Hukuk
Fakültesi'nden mezun oldu. Syracuse Üniversitesi Hukuk Fakültesi. O yıl ilk
hikayesi yayınlandı Yeni Mektuplar dergi.
Strout taşındı New York City, burada bekledi ve çok az
başarıya erken romanlar ve hikayeler geliştirmeye başladı. Edebiyat
dergilerinde ve aynı zamanda Kırmızı Kitap ve On yedi. Hukuk Fakültesi'ne
kaydoldu Syracuse Üniversitesi Hukuk Fakültesive hukuk uygulamasını
tamamlamadan ve yazılarına odaklanmadan önce altı ay boyunca hukuk uyguladı. Bir
röportajda Terry Gross Ocak 2015'te deneyimden bahsetti, "Hukuk fakültesi
daha çok bir operasyondu sanırım." 2016 röportajında belirtti Sabah
Haberleri,
Yazar olmayı o kadar çok istiyordum ki, bunda başarısız olma
fikri benim için neredeyse dayanılmazdı. Yaşlandıkça insanlara yazar olmak
istediğimi gerçekten söylemedim - bilirsiniz, çünkü size çok acıklı bakışlarla
bakıyorlar. Ben buna dayanamadım.
İle ön plana çıkın Amy ve Isabelle
Kitabını tamamlamak için altı veya yedi yıl çalıştı. Amy ve
Isabelle, yayınlandığında kısa listeye alındı 2000 Turuncu Ödül ve aday
gösterildi 2000 PEN / Faulkner Ödülü kurgu için.[11] Amy ve Isabelle başrol
oynadığı bir televizyon filmi olarak uyarlandı Elisabeth Shue ve üreten Oprah
Winfreystüdyosu, Harpo Filmleri.
Strout bir Beşeri Bilimler için Ulusal Bağış öğretim
görevlisi Colgate Üniversitesi 2007 güz döneminde, hem giriş hem de ileri
seviyelerde yaratıcı yazmayı öğretti. Aynı zamanda Güzel Sanatlar Yüksek Lisans
(MFA) programında bulundu. Queens University of Charlotte içinde Charlotte,
Kuzey Carolina.
Olive Kitteridge ve Pulitzer Ödülü
Strout ile röportaj yapılacak Roma, İtalya
Bana uy tarafından 2006 yılında yayınlandı Rasgele ev daha
fazla eleştirel beğeni için. Ron Charles Washington post kitabını şöyle
özetledi: "En çok satan çıkışında olduğu gibi, Amy ve IsabelleStrout
ikinci romanını, bu hikaye 1950'lerin Soğuk Savaş geriliminin arka planında
ilerledikçe, doğal güzelliğine tekrar tekrar döndüğü küçük bir New England
kasabasında kurar. " The New Yorker romanı olumlu bir eleştiriyle
karşıladı: "Üstün bir beceriyle, Strout bizi neyin iyi bir hikaye ve neyin
iyi bir yaşam oluşturduğunu incelemeye davet ediyor." GoodReads romanı 5
üzerinden 3.75 olarak değerlendirdi.
Üçüncü kitabı, Olive Kitteridge, iki yıl sonra 2008'de
yayınlandı. Kitap, Maine kıyısındaki bir kadın, yakın ailesi ve arkadaşları
hakkında birbirine bağlı kısa öykülerden oluşan bir koleksiyon içeriyordu.
Emily Nussbaum The New Yorker kısa öykülere "sessiz, zarif" diyordu.
2009 yılında, romanın yılın birincisi olduğu açıklandı. Pulitzer Kurgu Ödülü.
Kitap, New York Times'ın en çok satanlar listesine girecek ve Premio Bancarella
ÖdülüOrta Çağ'dan kalma Piazza della Repubblica'da düzenlenen bir etkinlikte
Pontremoli, İtalya. Aynı zamanda finalist oldu Ulusal Kitap Eleştirmenleri
Birliği Ödülü aynı yıl.[kaynak belirtilmeli] Kitap yaygın bir ticari başarı
elde etti ve Louisa Thomas, New York Times, dedim:
Olive Kitteridge'i okumanın keyfi, karmaşık, her zaman
takdire şayan olmayan karakterlerle yoğun bir özdeşleşmeden gelir. Ve bir
karakterin bakış açısına kaymanın, basit bir duygudan daha güçlü ve ilginç bir
duygunun açığa çıkmasını içerdiği anlar vardır - karmaşık, bazen karanlık, bazen
başkalarına yaşamı sürdüren bir bağımlılık. Burada iğrenç veya ucuz hiçbir şey
yok. Onlara katlanamasak bile insanları anlamaya çalışmamız gerektiğine dair
dürüst bir kabul var.
KİTAPTAN ALINTILAR
“(...) sevgisiz kalmak. bundan kim korkmazdı ki?”
“bazen her şeye bir son vermek istiyorum...”
“Ama ne yapabilirsin ? Sadece devam et. İnsanlar devam etti;
binlerce yıldır yapıyorlardı. Sunulan nezaketi aldınız, olabildiğince uzağa
sızmasına izin verdiniz ve kalan karanlık çatlakları, zamanla neredeyse
katlanılabilir bir şeye dönüşebileceklerini bilerek yanınızda taşıdınız.”
“Dikkatinin birilerini sürekli olarak memnun etme ihtiyacı
etrafında dolaşıp durduğu duygusunu...”
"Sadece beklemeliydin. Zamanla o duygu geçerdi, çünkü
yerine başkaları gelirdi. Ya da bazen geçmezdi, ama ufacık bir şeyin içine
sıkışır, kafanın bir yerinde o gümüş şeritler gibi asılı kalırdı."
“Bir şeyleri artık çok geç olduktan sonra anlamak berbat bir
şeydi.”
“Ah, çılgın, gülünç, anlaşılmaz dünya!”
“Sigmund Freud bile, "Sevmeliyiz, aksi halde
hastalanırız, " demişti”
“Kim kendini böyle, başkalarının mutluluğuyla çöken bir adam
gibi görmeye dayanabilir?”
“Bir hediye diye düşündü , birini bunca yıl boyunca
tanıyabilmek bir hediye ...”
“Eğer neden yaptığımızı öğrenirsek aynı hataları bir daha
yapmayız ...”
“Yalnızlığın insanı öldürebileceğini biliyor... İnsanı
farklı yollarla gerçekten öldürebilir yalnızlık.”
“Başkalarının ne hissettiği önemli değildi, insan bir şey
hissediyorsa buna engel olamazdı.”
“Dünya her zaman üzücüydü. Ve her an yeni bir çağın
şafağıydı.”
YORUMLARIMIZ
Elizabeth Strout’un Pulitzer Ödüllü romanı Türkçe basımı Kül
Mevsimi adıyla, aslında orijinal adı Olive Kitteridge’ı aralık ayında kitap
kulübü olarak okuduk. Kitabın moderatörlüğünü ben yaptığım için iki kez okudum.
Ne zaman bir romanı iki kez okusam aynı düşünceye ulaşıyorum. Gerçekten bir
kitap anca iki kez okunduğunda özümseniyor. İlk okumamda kaçırdığım birçok
ayrıntıyı ikinci okumada fark ediyorum çoğu kez. Bunu her zaman yapabilmem
mümkün değil tabi. Ama kitap kulübümüz sayesinde, arkadaşlarımın gördüğü başka
ayrıntılarla, bakış açılarıyla bu açığı kapattığımı düşünüyorum.
Roman boyunca adı
geçen Olive Kitteridge’in, ailesi ve yaşadığı çevredeki insanlarla bağlantılı
olay ve kişilerle ilgili hikayelerin içine giriyoruz. Bir çok insanın isminin
ve onların yaşadıklarının hatırda kalması biraz zorluyor insanı ama o
insanların adlarının ne olduğuna takılmadan okumak lazım bence. Çünkü aslında
onlar hepimizin yakın çevresinde yaşayan gayet normal, sıradan insanlar. Her
birinin geçmişi, ilişkileri, korkuları, hastalıkları hemen hemen herkesin
yaşayabileceği kadar yakın.
Olive, otoriter ve
çocuklara garip gelecek kadar soğuk bir matematik öğretmeni. Eczacı kocası ise
onun tam tersi bir karaktere sahip. İncelikli, naif, duygularını saklamayan
hatta romantik bir adam. Cristopher’a olan yaklaşımlarında anne daha baskın ve
otoriter, baba ise çoğunlukla pasif ve nötr. Olive’in babasının intiharından
sonra çocuğununun hayatının yönetimine almış olması, çocuğa nefes aldırmamasından
kaynaklı olarak Cristohpher ile yetişkin olduğunda sorunlu bir ilişkileri
oluyor. Yaptığı ilk evliliğinde tıpkı annesine benzer otoriter ve dediğim dedik
bir kadınla mutlu olamayıp boşanıyor. İkinci evliliğini de bir terapi grubunda
tanıştığı annesine ve eski karısına hiç benzemeyen, toplum normlarının dışında,
sıradışı bir kadınla mutlu bir evlilik yapıyor. Olive’in kocasıyla ve oğluyla
olan ilişkileri, bir anne ve bir kadın olarak beni inanılmaz sorgulattı.
Aslında bütün bir kitap boyunca kendimi
evlilik, aile olmak, anne-baba olmakla birey olmak, özgür olmak, aşık
olmak, sevmek, sadakat ve en en önemlisi yaşlılık ve ölüm kavramlarını
sorgularken en doğrusu bunlarla ilgili duygulanırken yakaladım. Her ikisinin 40 lı yaşlarında aslında başka
kadın ve erkeklere aşık olmaları, o evlilikten çıkış aramaları ama bir yandan
da etle kemik olmak dedikleri şeyi hissettikleri için birbirlerinden
ayrılamamaları inanılmaz güzel anlatılmış romanda. “Olive’i terk etmek bacağını
testereyle kesmek kadar imkansız bir şeydi” de olduğu gibi. Nitekim
yaşlandıklarında, Henry felç geçirip yatalak olduğunda Olive’in yaşadıkları,
onun aslında nasıl bir can yoldaşı olduğunun ayrımına varması, tüm o keşkeler
ve amalar çok yoğun duygular yaşatıyor insana.
Altını çizdiğim bir çok cümle var kitapta. Romanın bölüm
bölüm ayrıldığı yerlerde yaşadıkları küçük kasabadaki insanların hikayeleri
var. Bazen bir bölümde okuduğumuz bir karakter başka bir bölümde karşımıza
çıkabiliyor. O yüzden eğer dikkatten kaçmışsa bağlantı kurmakta zorlanıyor
insan. Kasabanın herkes tarafından yıllardır gidilen pubında çalan piyanist
kadının annesi ve sevgilileriyle olan ilişkisi, Olive’in okuldan öğrencisi olan
Kevin’in yıllar sonra yani annesinin intiharından sonra pskiyatr olarak
kasabaya dönmesi, anoreksik bir genç kızın dramatik ölümü, kocasını kanserden
kaybettikten sonra kuzeniyle kocasının ilişkisini öğrenen kadının hissettikleri
ilk anda aklıma gelerler.
Psikolojik romanları oldum olası severim. Olive Kitteridge’i
kişi olarak çok uzak bulmadım kendime. Zaman zaman itici geldiği yerler oldu
tabi. Yine de kendimden, annemden, teyzemden, arkadaşımdan parçalar gördüm
onda. Bütün bu yaşadıklarının sıradan insanların yaşadığı çok da normal şeyler
olduğunu ve bu sıradanlıktan da Pulitzer ödülüne layık bir roman yazmayı
becerdiği için yazarı da kıskandım açıkçası.
Keyifli okumalar/ FATMA
2021 ARALIK KİTAP LİSTEMİZ
Pulitzer Ödülü New York şehrinde, Columbia Üniversitesi
tarafından gazetecilik, edebiyat ve müzik gibi alanlarda verilen prestijli bir
ödüldür. Amerika'da en büyük ve prestijli ödül kabul edilen Pulitzer Ödülü, 19.
yüzyılda Musevi kökenli Macar asıllı Joseph Pulitzer adlı bir gazeteci
tarafından kuruldu. İlk ödüllerin 4 Haziran 1917'de verilmesine rağmen, artık
Nisan ayında açıklanmaktadır.
6 Aralık 2021 Pazartesi
SON ADA/ ZÜLFÜ
LİVANELİ/ KASIM 2021 HAVALI OKURLAR
KİTAP HAKKINDA
"Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir."
-Yaşar Kemal-
Son Ada'nın adsız anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri "son
sığınak, son insani köşe" olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir
ütopya: "Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını
yapıyordu." Ancak bu durum uzun sürmez: Ülkenin darbeci başkanının
emekliliğini huzur içinde geçirmek için adaya yerleşmesi, bu cennet adada
yaşayanların huzurunu kaçıracaktır.
Başkan, Son Ada'yı her tür "anarşi"den kurtarmaya kararlıdır. Adanın
halinden hoşnut toplumunu "çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu
yaparak" oluşturduğu "kurul"lar eliyle yönetmeye, adanın
ağaçlıklı yolunu "park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş" bir
hale getirerek başlar. Görünüşte her şey demokratik geleneklere uygundur.
Ütopya tam bir distopyaya dönüşürken, başta martılar, bu gidişe başkaldıranlar
da vardır...
"Livaneli'nin bu benzersiz yaratıcı romanında, insan yapısı otoriteyle
karşı karşıya... Yazar bizi dünyamız üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor.
Mutlaka okunmalı."
-Prof. Lenore Martin, Harvard Üniversitesi-
"Romanı bitirdiğinizde, bir yurdu yok eden kişilerin, küçük bir adayı da
kolaylıkla yok etmesinin doğal olduğunu anlıyorsunuz."
-Hasan Akarsu, Cumhuriyet-
(Tanıtım Bülteninden )
ZÜLFÜ LİVANELİ
KİMDİR?
Ömer Zülfü Livanelioğlu (d. 20 Haziran 1946, Ilgın, Konya)
veya daha çok bilinen adıyla Zülfü Livaneli, Türk müzisyen, senarist,
politikacı, yazar ve film yönetmenidir.
Ömer Zülfü Livanelioğlu, 20 Haziran 1946'da Konya'nın Ilgın
ilçesinde dünyaya geldi. Livanelioğlu ailesinin büyük dedeleri Ömer Efendi 93
Harbi’nde Artvin’in Ermeni ve Rus işgaline uğraması üzerine Erzurum’a gelerek
Ahmet Muhtar Paşa’nın ordusuna katılmıştır.
Ömer Efendi Harput Redif Taburu’na mülazım rütbesiyle
atanır. Daha sonra burada çıkan çatışmada şehit düşer. Ömer Efendi’nin tek oğlu
olan Zülfü Efendi, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde sorgu hâkimi olarak görev
yapar. Soyadı Kanunu çıktığında, babasının geldiği Artvin/Yusufeli/Livane
Sancağı'na izafeten Livanelioğlu soyadını alır. Zülfü Efendi’nin oğullarından
üçü de hâkim olmuştur. En büyükleri ve Zülfü Livaneli'nin babası olan Mustafa
Sabri Livanelioğlu, Yargıtay Başkanvekilliğine kadar yükselmiştir.
ABD Fairfax Konservatuvarı'nı bitirmiştir. Zülfü
Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel'in eşi olan
eniştesi Turhan Yücel'den, Ilgın'da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde
öğrendiğinde, eniştesi Turhan Bey'in kendisine hayatını değiştirecek bir
sermayeyi hediye ettiğinden haberi yoktu.
Zülfü Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası
ödül aldı ve eserleri Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman
Sam, Sezen Aksu gibi yerli ve yabancı sanatçılar tarafından yorumlandı. Kültür,
sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı,
sanat yaşamı boyunca 300'e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.
Türkiye'den ansızın ayrılarak İsveç'e sürgün yıllarında
muhtelif işlerde çalışan Livaneli'nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile
tanışabilmek ve o zaman Türkiye'de suçlanan kişilerin uğrak yeri hâline gelen
İsveç'te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şairlerle karşılaşabilmekti.
Bugüne kadar dört uzun metrajlı film yönetti: "Yer Demir
Gök Bakır", "Sis", "Şahmaran" ve "Veda".
Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier
Film Festivali'nde "Altın Antigone" ödüllerine layık görüldü.
"Sis", "En İyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi.
Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre ve Japonya'da
gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi
birçok televizyon şirketine satıldı.
Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico
Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin
katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City'de toplanan
Issyk-Kul Forumu'nda yer aldı.
Livaneli; Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur
Miller, Mikis Theodorakis gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün
ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere
çalışmalarda bulundu.
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş
Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı
Livaneli, 1978 yılında yaptığı "Nazım Türküsü" adlı albümde Nâzım
Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi.
"Arafat'ta Bir Çocuk", "Geçmişten Geleceğe
Türküler", "Sis", "Orta Zekalılar Cenneti",
"Diktatör ile Palyaço", "Sosyalizm Öldü mü", "Engereğin
Gözündeki Kamaşma", "Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm",
"Mutluluk", "Leyla'nın Evi", "Sevdalım Hayat",
"Son Ada", "Sanat Uzun, Hayat Kısa", "Serenad"
veKardeşimin Hikâyesi kitaplarının yazarı olan Livaneli, uluslararası kültür
çevrelerinde tanınmakta ve saygı görmektedir.
19 Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Hipodrom meydanında verdiği
konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini
gerçekleştirme unvanını kazanmıştır.
Ömer Zülfü Livaneli, Ülker Livaneli ile evlidir ve Aylin
Livaneli adında bir kızı vardır. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok
işten sonra müzik ile ilgilenmiş ve beş albüm çıkarmıştır. Müziğe ara veren
Aylin Livaneli şu an yurt dışında ekonomi üzerine eğitim almaktadır.
Yayımlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejetaryendir.
KİTAPTAN
ALINTILAR
“Doğrudur; kitap okumak karın doyurmuyor. Ancak karnı tok,
beyni boş adamlardan çektiğimiz kadar hiç kimseden çekmedik.”
“Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.”
“Hayattan öğrendiğim bir şey var. Her yerde kötülük çok
kuvvetli ve zor yeniliyor. İyilik daha zayıf kalıyor.”
“Ah unutulmuşluk, terk edilmişlik... Ah yalnızlık!”
“...yüreğim sızlayarak seni özlediğimi bilmeni isterim.”
“Hayaller sadece avunmak, çaresizlik duygumu kısa bir
süreliğine dindirmek içindi.”
“Şiir silahtan güçlüdür!”
“Yasak tanımaz rüzgar
Zincir vurulmaz martıya
Bir de insan kalbine.”
"Kendi sesin! İşte en önemli şey bu. Senin sesin!
Dünyada hiçbir tarza, hiçbir modaya oturtulamayacak kadar senin olan bir üslup.
Elin gibi, gözün, bakışın, gülüşün gibi senden bir parça.”
“Her devrim kurban ister!”
“Aynı denizde, aynı çevre koşullarında yaşayan
köpekbalıklarının kötü, yunusların iyi olmasını neyle açıklayabilirdik?”
“Keşke hayat, masallarda ki gibi olsa…”
“Peygamberi dağa doğru koşarken görenler, “Ey İsa, aslandan,
kaplandan mı kaçıyorsun?” diye sormuşlar. “Ben peygamberim, aslandan, kaplandan
korkmam.” “Peki neyden kaçıyorsun?” “Ahmaklardan kaçıyorum çünkü onlarla baş
edemem.”
“Siyasetle ilgin olmadığını biliyorum ama yaşadığın dünyaya gözlerini
bu kadar kapamaya hakkın yok.”
“Evet, yürekleri nasır bağlamış bu insanların.”
“İnsan yüreği çok karanlık, çok karmaşık…”
“İnsanlar eşit değildir. Güçlüler ve zayıflar vardır ve
hayat bunlar arasındaki mücadeleden ibarettir.”
“Çünkü bunalan insanların, yalan bile olsa bir umuda sığınma
ihtiyaçları, gerçeği söyleyenlerden
nefret etmesine yol açıyor.”
“Aslında biz bu yaşamın güzel olduğunu düşünmüyorduk bile
artık; o kadar alışmıştık ki, yaşayıp gidiyorduk işte.”
“İçimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Hem de bir daha
onarılamayacak biçimde…”
"... insanlar mı olaylara göre değişir, yoksa olaylar
mı insana göre oluşur..."
“Geçip giden yıllar, saçlara düşen aklar, anlatılamayan
duygular...”
"Biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz."
"Öfke ve isyan yüklü bir çığlıktı bu; dünyanın bütün haksızlıklarına, bütün zulümlerine karşı atılmış müthiş bir çığlık."
YORUMLARIMIZ
“Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes
biraz suçludur.”
Kendilerine
yaşanabilir bir dünya kurmak için küçük bir adaya yerleşen insanların başına
gelenleri anlatan bir roman Son Ada.. Çam fıstıklarını satarak, balıkçılık
yaparak ve küçük bahçelerine ektikleri sebzelerle, kendi hâlinde yaşayıp giden
insanların huzurlu sakin hayatları…
40 haneden oluşan adada yaşayan insanlar, günlük hayatın ve toplumsal
sistemin tüm sıkıntılarından uzaktadır. Lara ile 36 Numara, kötü giden ve
kaygılarla dolu hayatlarından kaçıp, beraber bu adaya sığınmışlardır. Emekliye
ayrılan bir devlet başkanının adaya gelip yerleşmesine kadar herkes huzur
içinde ve stresten uzak, doğal bir yaşam sürmektedir. İnsanların, adada yaşayan
martılarla yazısız bir anlaşmaları vardır. Bu anlaşmaya göre iki taraf da
birbirinin hayatına müdahale etmemekte ve barış içinde yaşamaya devam
etmektedir. Bir gün Başkan, aile ve adamları Ada’ya gelip yerleşirler ve o
günden sonra bir dönüşüm başlar. Önce ağaçlar kesilir. Ağaçların kesilmesine
karşı çıkan adalılardan sonra Başkan, var olan düzenin bozuk bir düzen olduğunu
ve anarşinin hâkim olduğu bu Ada’da bir yönetim kurulu oluşturularak
demokrasinin getirilmesi gerektiğini önerir. Başkanlık komitesi bir kurallar
listesi yayınlar ve kurallara uyulmadığı takdirde halkın cezalandırılacağını
belirtir.
Başkan tüm bunlarla yetinmeyip, bir tehdit olarak gördüğü martılara karşı savaş
açmaya karar verir. Ardından başlayan
martı ve martı yumurtaları katliamı martıların da adaya ve insanlara zarar
vermesiyle devam eder. Bunu terör olarak tanımlayan Başkan, adaya martı
yumurtaları ile beslenen tilkileri getirir. Ekolojik dengenin bozulmasıyla
adada artan yılan sayısı insan hayatını tehlikeye atar. Yılanları da avlaması
için adaya leylekler ve leyleklerin yuva yapması içinde uzun direkler
getirtilir. Yılanları öldürmek için kokusu çok kötü olan zehirler getirilir,
yasemin kokulu ada pis kokmaya başlar, zehirler içme suyuna karışır, insanları
hasta eder. Bunun da yetmemesi üzerine ormanda kontrollü bir
yangın çıkarılır ve adanın büyük bölümü yangına teslim olur. Başkan, Lara,
Yazar ve 36 Numara’nın ona karşı geldikleri ve hakaret ettikleri gerekçesiyle
tutuklanmasını emreder. Tam o sırada bakkalın oğlu koşarak Başkan’a saldırır ve
beraber uçurumdan yuvarlanırlar. Ardından Başkan’ın adamları adadan ayrılır ve
askerlerle beraber geri dönerek tüm ada sakinlerini zincire vururlar. Başkan’ı
öldürme eylemini kimin gerçekleştirdiğini öğrenmek için hepsini alıp
hapishaneye kapatırlar. Anlatıcı, Yazar ve Lara’dan bir daha haber alamaz ve
roman onun pişmanlık dolu sözleriyle sona erer. Savaşın kazananı birlik olmayı
başaran martılardır.
Romanda demokrasi kavramına farklı bir bakış açısı getirilmiş. Demokrasi
her zaman demokrasi değildir. Seçebiliyor olmak, demokrasinin doğru işleyeceği
anlamına gelmiyor bazen. Sonuçları beklendiği gibi olmayabiliyor.
Yine romanda kişisel ve politik çıkarlar yüzünden doğaya verilen zararların
ne boyutlarda olabileceğine yönelik göndermeler yapılmış. Korkunun, açlığın
insan üzerinde ne derece etkili bir tehdit olduğu vurgulanmış. Yanlışı yanlışla
düzeltmenin sonuçlarının maddi manevi zararlarına dikkat çekilmiştir.
Romanın gerçek hayatla ilişkisi ideolojik boyutta olup 12 Eylül darbesi ve ardından yaşananlara
gönderme yapmaktadır. Halktan kişilerin çeşitli sebeplerle tutuklanmaları,
tarihsel olarak darbe sonrası ülkede yaşanan kaos ve haksız yargılama süreçlerini
akla getirmektedir. Kitapta darbecilikten ve ya faşizan bir yönetimden söz
edilmemiştir. Aksine basit bir dil kullanılarak ipuçlarıyla okura sorgulama
imkânı tanımıştır. Alımlama esteği kuramının ustaca işlendiği romanda Yazar
adlı karakter şöyle diyor anlatıcıya:“Kelimeleri
güzelleştirerek ya şiddetlendirerek, güzel tasvirlerle insan hallerini
anlatmaya kalkma. Sen anlat, gerisini okur kafasında tamamlasın.” Zülfü
Livaneli de tam da bunu yaparak bıraktığı anlamsal boşlukları okuyucunun doldurmasını
istiyor. Kahramanlara isimleri verilmemiş ve bunu okuyucunun yapması
bekleniyor.
Yaşar Kemal’ bu roman hakkında düşüncelerini ifade ederken “Zülfü yepyeni
bir ustalık, yepyeni bir roman getirmişti. Beklemediğim bir yenilikti. Önce
zalimliği gözükmeyen bir zalim. Gururlu ama gururu hiç belli değil. Zülfünün
romanlarındaki inceden ince psikolojiyi bulmak kolay değil. Onun romanları
zenginliktir. Bu romanda yaşam kadar canlılık vardır. Her romancıya nasip
olmaz.” Diyor ve ekliyor “Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.”
“Neyse ki her zaman el değmemiş bir son ada vardır.”
Keyifli okumalar/ Demet
2 Kasım 2021 Salı
2021 YAZ KİTAPLARIMIZDAN
( KUSURSUZ KADININ PEŞİNDE/ PSİKANALİTİK ÖYKÜLER-3
VAMIK D. VOLKAN VE J. CHRİSTOPHİER FOWLER)
Vamık Cemal Volkan (1932, Lefkoşa), Kıbrıs Türkü psikiyatri profesörü.
Lefkoşa'da dünyaya geldi. Kıbrıs İslam Lisesi'nde okudu; son sınıftayken çıkan isyanla adı değişen Kıbrıs Türk Lisesi'ni bitirdi. Türkiye'ye geldi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1956'da mezun oldu. Türk vatandaşı olamadığı için çalışma şartları zordu.
Chicago'ya gitti. Üç ay sonra babasından gelen mektupta, en yakın arkadaşının Kıbrıs'ta bir eczanede milliyetçi Rumlar tarafından öldürüldüğünü anlatan gazete kupürü çıktı. On yıl Türkiye ve Kıbrıs'a dönemedi.
2002'ye kadar 45 yıl Virginia Üniversitesi'nde ders verdi. 18 yıl üniversite hastanesinin başhekimliğini yaptı.
Kırk kitap çalışması yaptı ve 400'ü aşkın bilimsel makale yayımladı. Psikolojik çatışma ve kimlik konularında sayısız araştırma ve saha çalışması gerçekleştirdi. Psikopolitik teoriler ve dünyanın sorunlu birçok yerinde barış için yaptığı çalışmalar nedeniyle Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. Ayrıca yazar Ferhat Atik tarafından biyografisi "Kendi divanında bir psikanalist" isimli kitapta yazılmıştır.
2002 yılında emekliye ayrıldıktan sonra yılın 4 ayını Kıbrıs'taki evinde geçirmektedir. Prof. Volkan Tel Aviv Yitzak Rabin Merkezinin ilk konuk bilim adamıdır. Boston Hukuk fakültesininde aynı şekilde konuk profesörüdür.
Kitapları:
- Nesne İlişkileri Kuramı Çevresinde Gelişim ve Organizasyon (1992)
- Psikanaliz Yazıları (1992)
- Politikal Psikoloji
- Etnik Terörismin Psikolojisi (1993)
- Depresyonun Psikodinamik Etiyolojisi (1994)
- Psikoanaliz Öyküleri
- Bilinçdışında Kardeşler ve Psikopatoloji
- Ölümsüz Atatürk: Yaşamı ve İçdünyası
- Türkler ve Yunanlar (1994)
- Kanbağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre (2000)
Psikoanaliz kitapları:
- Kozmik Kahkaha (2002)
- Atlarla Yaşayan Kadın (2003)
- Kadın Tiryakisi olan Adam (2004)
- Psikoterapide Nesne İlişkileri (2007)
- Özsevinin Dokusu (2007)
- Fanustaki İnsanlar (2009)
- Divanda Kılıç Dövüşü (2010)
- Gidenin Ardından
- Kayıptan Sonra Yaşam
Politik psikoloji kitapları:
- Kimlik Adına Katillik (2007)
- Kıbrıs-Savaş ve Uyum (2008)
- Osmanlı’nın Yasından Atatürk’ün Türkiye’sine: Onarıcı Liderlik ve Politik Psikoloji (2010)
- Atatürk/Anatürk: Mustafa Kemal’in Yaşamı, İç Dünyası, Yeni Türk Kimliğinin Yaratılışı ve Bugünkü Türkiye’deki Kimlik Sorunları (2010)
KOZMİK KAHKAHA
Çocukluğunda geçirdiği örseleyici deneyimlerin izleriyle başa çıkmaya çalışan Jane in öyküsünü anlatıyor.
Psikanalitik tedavi sürecini, psikiyatri dışındaki insanlar tarafından anlaşılıp değerlendirilmesini sağlıyor.
Jane nin uzun ve zahmetli psikanaliz yolculuğu, cinselliğe, hayata, aşka, kendisi ve başka insanlarla ilişkilerine bakışını değiştirmesinin, hayatı “yük” olmaktan çıkarıp yaşamaya değer kılmasının öyküsü.
DİVANDAKİ DÜŞMANLAR
Siyaset psikolojisi ve anı kitabında Vamık VOLKAN , okuru savaşın dünyasına götürüyor. Ofisinden çıkıp daha geniş bir dünyaya atılan nadide bir psikanalist VOLKAN. Liderlerin akıl dışı şiddeti teşvik etmek için seçilmiş travmaları nasıl kullandıklarını, gelecekte yaşanabilecek şiddet olaylarını engellemek için ise toplumların yas tutmaya ihtiyacı olduğunu anlatıyor.
KÖRÜ KÖRÜNE İNANÇ
Bosna savaşından İsrail –Filistin çatışmasına, köktenci terörden 11 eylüle ve intihar bombacılarına dek hepimizi yakından ilgilendiren sorunları inceliyor.
Atatürk ten Stalin e, Mandela dan Miloseviç e, Bin Ladin den Bush a toplumları yönlendiren liderler ve kişilikleri üzerine eşsiz bir inceleme.
ATATÜRK ÜN PSİKANALİTİK BİYOGRAFİSİ
ÖLÜMSÜZ ATATÜRK
…
ATLARLA YAŞAYAN KADIN
“Kocaman kötü leke” diyor kendisine bu kadın. Uzun zamandır atlarla ve diğer hayvanlarla uyuyor.kıyafetindeki hayvan pisliği lekelerini çıkarmıyor. Şizofreni tanısı konulmuş genç bir kadını anlatıyor.
KAYIPTAN SONRA YAŞAM
Neden bazılarımız yasın tamamlanması için gereken acı verici ve zorlu psikolojik uzlaşmaları yapabiliriz de bazılarımız yapamaz?
Neden bir zamanlar en yakınımızın ölümü ya da boşanma gibi daha yıkıcı kayıpların yasını tutabilmişken, yaşamımızın bir döneminde bir evcil hayvanın ölümü yada çocoğun üniversiteye gitmek için evden ayrılışı bizi keder içinde bırakır ve bir teselli bulamayıp kendimizi kolumuz kanadımız kırılmış gibi hissederiz?
Yas ve keder ile yaratıcı süreç arasındaki bağlantıları açıklıyor.
KUSURSUZ KADINI ARARKEN KENDİNİ BULAN ADAMIN HİKAYESİ
Dr. Volkan Hamilton’un bu bağımlılığını anlamak için çocukluk yaşamına Hamilton un hayatındaki ilk kadınlarla olan ilişkisini inceliyor.
Ailenin üçüncü çocuğu olan Hamilton sadece on sekiz ay boyunca evin bebeği olarak kalabiliyor. Annesinin memesinden, sütünden mahrum kalması ve sonunda da annesinin uzunca bir zaman süren lohusa depresyonuna yakalanmasıyla Hamilton ilk reddedilmişliği, ilgisizliği, sevgisizliği tatmıştır.
Hamilton annesinde kaybettiği ilgiyi, şefkati, bakıcısı Abigalli de bulmuştu, fakat bu da kısa sürdü. Abigail bir Cuma izne çıkar ve bir daha dönmez.
Dört yaşındaki küçük adam bir kez daha terk edilmişti. Kimse kalbinde açılan yaranın farkında değildi.
Yaşamının geri kalanını sevilmiş ve terk edilmiş olma psikolojisini korumuş ve simgesel olarak bu örtüyü tekrarlayıp durmuştu.
Hamilton ı kendisi yapan diğer etken ise dönemin çocuk yetiştirme üzerine çalışan Alman doktor Schreber in zorba, şiddet yanlısı önerileriydi.
Hamilton ve ağabeyi “işkence odası” adını verdikleri oda da babası tarafından kayışla işkenceye maruz kalıyordu. Bu işkenceler yüksek ahlaklı çocuklar olmalarının gerekliliği olarak görülmekteydi. Annesinin bu şiddete sessiz kalışı, kimi zaman babayı şiddet uygulamaya teşvik edişi anneye karşı öfke duymasına neden oluyordu.
Babası “bu senden çok benim canımı acıtıyor” diyordu.
Kitap genel itibariyle çocukluk döneminde yaşanılan olayların insanın geri kalan yaşamına nasıl yansıdığı üzerinde duruyor. Çocuğun gelişiminde sevgi ve şefkatin ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.
Kitap mutlu sonla bitiyor.
Hamilton kadınını buluyor ama “kusursuz” değil, herkes gibi.
183. Sayfa Veikko Tahka ya göre, kişi yitirdiği birinin veya bir şeyin yasını başarılı bir şekilde tamamlamadığında, o yitirilmiş bireyin veya şeyin imgesi yas tutanın zihninde “geleceksiz” bir anı haline gelir…
Keyifli okumalar/ Demet


