2 Ekim 2021 Cumartesi

 2020 YAZ KİTAPLARIMIZDAN ( BENİM GİBİ MAKİNELER/ Ian McEwan)

KİTAP HAKKINDA

Hiroşima ve Nagasaki’nin atom bombalarıyla yerle bir edilmediği, yaşamına savaş kahramanı olarak devam eden Alan Turing’in yapay zekâ alanında çığır açtığı bir dünya. Teknolojik yenilikler ve toplumsal huzursuzluklarla dolu alternatif bir 1980’ler Londrası’nda, yalnız ve amaçsız Charlie Friend ailesinden kalan parayı sınırlı sayıda üretilen ilk insansı robotlardan Ademler ve Havvalar’dan birini almak için harcar; aşık olduğu komşusu Miranda’ya, kendi Âdem’inin kişiliğini beraber oluşturmayı teklif eder. Fakat başlangıçta zekası ve uyumluluğuyla ikisini de etkileyen Adem zamanla kendi ahlak ilkelerini keşfedecek, Charlie ve Miranda’yı yüzleşilmesi zor bir sır ve içinden çıkılmaz ikilemlerle baş başa bırakacaktır.

İnsanı insan yapan şey nedir? Zeki bir makinenin insanların iç dünyasını anlaması bir gün mümkün olacak mı? Yapay zekanın insanı hem bilgi hem de etik bakımından aştığı bir dünya neye benzerdi? Ian McEwan’ın yeni romanı Benim Gibi Makineler bu gibi soruları sorarken heyecan ve gerilimi bir an olsun düşmüyor.

 

Zekice ve insancıl... Yapay zeka, rıza ve adalet kavramları üzerine bir kıssa gibi de okunabilecek retrofütürist bir aile dramı.


IAN MC EWAN KİMDİR?

Ian McEwan 1948’de İngiltere’de doğdu. Sussex Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı eğitimi gördü. East Anglia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı üzerine yüksek lisansını yaparken romancı Malcolm Bradbury’den yaratıcı yazarlık dersleri aldı.

 

İlk öykü kitabı “First Love, Last Rites” (1976; “İlk Aşk, Son Törenler”, çev. Ahmet Deniz Özsoylu, Ayrıntı Yayınları, 2004) ile Somerset Maugham Ödülü’nü kazandı. Üç kere Booker Ödülü’ne aday gösterildi, 1988 yılında “Amsterdam” (1988; “Amsterdam’da Düello”, çev. Ülkem Gürpınar, Can Yayınları, 2000) ile bu ödülü kazandı. 2006’da “Saturday” (2005; “Cumartesi”, çev. İlknur Özdemir, Yapı Kredi Yayınları, 2007) adlı romanıyla James Tait Black Anı Ödülü’nü kazandı. Son olarak “Sahilde” adlı romanıyla İngiliz Kitap Ödülleri Yılın En İyi Kitabı ve Yılın En İyi Yazarı ödüllerini kazandı. Diğer önemli eserleri arasında “Beton Bahçe”, “Yabancı Kucak”, “Sonsuz Aşk”, “Kefaret”, “Çocuk Yasası” ve “Fındık Kabuğu” sayılabilir.


KİTAPTAN ALINTILAR

"Kendi hayatında mevsimleri görmemiş bir insan, aynen elma gibi, hep yeşil kalacaktır."

“Kullanım kılavuzu yalnızca etkiniz ve kontrolünüz olacağı yanılsamasını sunuyordu, anne babalar da çocuklarının kişilikleriyle ilgili böyle bir yanılsama içinde olurlardı.”

“İnsanın en çok hayranlık duyduğu kişi tarafından nefret edilmesi nasıl da çarpık bir duyguydu.”

“bizi bekleyen üzüntüler. Olacak bu. Zaman içinde gerçekleşecek iyileştirmelerle birlikte... sizi geçeceğiz... ve sizden daha kalıcı olacağız... sizi sevsek bile. Inanın bana, bu satırlar zafer ifadesi değil... Yalnızca esef."

"Düşer yaprağım,

yenilenir baharda,

Sen düşüp kalırsın."

“İnsanların bütün bir hafta sonra önünde kuyruk oluşturdukları şeyler altı ay sonra ancak ayaklarına giydikleri çorap kadar ilgilerini çekiyorlardı.”

“Hiçbir şey alışamayacağımız kadar tuhaf değildir.”

“Burada, tam karşımda, bir metre kadar uzağımda aşkın bütün canlı olasılıkları duruyordu ve tek ihtiyacım buydu.”

“Çağımız insan aklının geçerli bir kopyasını tasarlayabiliryordu, ancak mahallemizde, bir kaç kişi denediyse de, bir sürme pencereyi onlarabilecek biri yoktu.”

“Organize suçların, ev köleliğinin, sahtekarlığın ve fahişeliğin de altın çağıydı. Çeşitli konularda krizler tropikal çiçekler gibi patlıyordu: Çocukların yoksulluğunda, çocukların dişlerinde, obezitede, ev ve hastane inşaasında, polis sayısında, öğretmenlerin işe alımında, çocukların cinsel istismarında.”

"Kitleler...yoktur, yalnızca insanları kitle olarak görmenin yolları vardır."

“Benim varlığım bir boşluktan ibaretti. Onu ebeveynlikle doldurmak bir kaçış olurdu.”

“Ne var ki onların yazdığı güzel kodlarda Adem ve Havva’yı Auschwitz’e hazırlayacak hiçbir şey yok.”

“Geriye bakacağız ve eski zamanların insanlarının kendi kusurlarını ne kadar iyi betimlediklerine, kendi uzlaşmazlıklarından ve muazzam yetersizliklerinden ve karşılıklı olarak birbirlerini anlamamalarından ne kadar parlak, hatta iyimser masallar yarattıklarına hayret edeceğiz.”


KİTAP HAKKINDA YORUMLAR/ ALINTI

1980’li yılların İngiltere’sindeyiz. Alternatif bir tarihi kurgu yaratmış Ian McEwan. Kitapta, arka planda, Falkland Savaşı’nda yenilmiş bir İngiltere, seçimleri kaybetmiş bir Margaret Thatcher, çökmüş bir ekonomi, artan işsizlik, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma süreci yer alırken, 1954’te intihar ederek yaşamına son veren yapay zekâ çalışmalarının öncüsü kabul edilen, Alan Turing ise hâlen hayatta.

Romandaki tarih akışı ise farklı: Savaşı Arjantin kazanıyor, M. Thatcher ağır savaş yenilgisi nedeniyle seçimleri kaybediyor, muhalefetteki İşçi Partisi iktidara geliyor, sosyalist Tony Benn Başbakan oluyor… Yaşanmış tarihten daha başka farklılıklar da var: Hiroşima’ya atom bombası atılmamış, John Lennon öldürülmemiş, bilgisayar ve yapay zekânın babası sayılan ünlü matematikçi Alan Turing 1954 yılında intihara sürüklenmemiş, yapay zekâ konusunda çığır açan çalışmalarını hâlâ sürdürüyor.

Roman kahramanlarından biri olarak da karşımıza çıkıyor ayrıca.

Yapay zekâ üzerine yaşanılan gelişmeler oldukça ileri düzeyde.

Roman ana karakterimiz, kendisine kalan yüklü bir miras sonucu, kısıtlı sayıda üretilen Âdemlerden birine ( 12 tane Âdem, 13 tane Havva üretilmiştir) sahip olur.

Dünyanın sonunu getirecek felaket senaryosu olan yapay zeka ve tabi ki robotlar… Robotların bilinci duyguları olur mu, olursa nasıl olur vs. Adalet, vicdan, aşk, sorumluluk ve dahi başka pek çok konuya felsefi yaklaşımlar hem de robotlar eşliğinde.   

İnsanın kendi benliği ve oldukça komplike olan ahlak sistemini, kendinden çok daha fazla bilgiyi saklama kapasitesi olan bir makinaya aktarması gerçekten onun yararına mıdır?

Kendi benliğine bile bu kadar yabancı olan, ahlaki birçok normu şartlara ve zamana göre değişen insanların dünyasına ‘en iyi şekilde tasarlanmış’ robotlar ayak uydurabilirler mi?

Kitabın ilerleyen kısımlarında, olay örgüsü zaman zaman akla hem yaratılış mitini, hem de toplum nezdinde anne baba olmanın kabul edilebilirliği konularını da tartışmaya açıyor.

Ian McEwan’ın 2019’da yayınladığı romanı ‘Benim Gibi Makineler’ yapay zekanın her geçen gün daha da hayatımıza girdiği şu dönemde çok temel 3 soruya cevap arıyor:

1.İnsanı insan yapan şey nedir?

2.Zeki bir makinenin insanların iç dünyasını anlaması bir gün mümkün olacak mı?

3.Yapay zekanın insanı hem bilgi hem de etik bakımdan aştığı bir dünya neye benzerdi?

Yalan söylemeyi bilmeyen, sıradan insanlardan daha yüksek ahlaki değerlerde ısrar eden bir robot karşısında kendi çelişkili tabiatımızı görmeye hazır mıyız? Buna karşılık çıkar ilişkileri ile kirlenmiş bir dünyada hiçbir kire bulaşmadan, “hiç” yalan söylemeden -robot gibi- doğru bir hayat yaşanabilir mi?

insan düşünmeden edemiyor. McEwan’ın hayal ettiği gibi kimi insan zaafları, ideolojik, kültürel bağnazlıklar olmasaydı, Alan Turing 1954’te eşcinselliği nedeniyle (yasal bir suç sayılıyordu o yıllarda) intihar etmeye sürüklenmeseydi, John Lennon öldürülmeseydi, Hiroşima’ya atom bombası atılmasaydı… Dünya kuşkusuz daha güzel olurdu.

ZEVKLE OKUYACAĞINIZ BİR IAN MCEWAN KİTABI DAHA/ İYİ OKUMALAR



 2021 MAYIS AYI KİTABIMIZ (USTA VE MARGARİTA/ MİHAİL BULGAKOV)

KİTAP HAKKINDA

Sovyet edebiyatının önde gelen adlarından olan Mihail Bulgakov, yapıtlarının çoğunda Sovyet bürokrasisini eleştirdi; bu nedenle Sovyet otoriteleriyle pek çok kez karşı karşıya geldi, yazdıkları sansürlendi. Yazarın Usta ile Margarita adlı dev yapıtı ise, kendi sağlığında değil, ölümünden yirmi altı yıl sonra, 1966'da yayınlandı. Üstelik yaklaşık seksen sayfası çıkarılmış olarak. Yayınladığımız bu kitap, sansüre uğrayan bu sayfaları da içeriyor. Usta ile Margarita, son derece kıvrak bir kurguyla birbirine bağlanan ayrı öykülerden oluşuyor. Otuzlu yıllarda, Moskova'da iki yazar, bir bankta oturmuş, İsa'nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını tartışmaktadırlar. Birdenbire, yandaki bankta bir adam şekillenir ve sohbete karışır. Düzgün bir Sovyet vatandaşı gibi görünmektedir, ancak geleceği okuma yeteneğine sahiptir ilginç yabancı. Örneğin, yazarlardan birine öleceğini söyler, yazar gerçekten çok kısa bir süre sonra ölür. İkinci yazar ise, gene yabancının önceden bildiği gibi delirir ve akıl hastanesine kapatılır. Yabancı dediğimiz kişi ise, sosyalist Sovyet toplumunu ziyarete gelmiş olan şeytanın ta kendisidir ve bu kez adı Woland'dır. Woland ve yanındaki yardımcıları, Moskova'da fantastik bir alt üst oluşa neden olurlar; tıkır tıkır işleyen pek çok mekanizma, Bulgakov'un keskin kara mizahıyla parçalanır, dağılır, bozulur. Bu sırada, akıl hastanesine yatırılmış olan yazar, orada bir 'Usta'yla karşılaşır; 'Usta', ona kendi yazdığı, Pontius Pilatus'la ilgili kitabı, ayrıca Margarita'ya olan aşkını anlatır, ki zaten aklını kaybetmesine neden olan da, kaleme aldığı romandır. Tabii şeytan da, Bulgakov'un müthiş canlandırma gücüyle kılıktan kılığa girmekte, romandaki her öyküye nüfuz etmektedir. Usta ile Margarita, yirminci yüzyıl edebiyatının başyapıtlarından.

MİHAİL BULGAKOV KİMDİR?

 

Usta ile Margarita ve Köpek Kalbi kitaplarıyla tanıdığımız Mihail Afansyeviç Bulgakov, 15 Mayıs 1891’de bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de doğar. İlahiyat profesörü bir babanın oğludur.

Bulgakov, 1916’da Birinci Dünya Savaşı yıllarında, tıp fakültesinden mezun olur. O dönem, tıp mezunları, askerlik görevini ülkenin ücra köşelerindeki küçük ve donanımsız hastanelerde doktor olarak yapıyorlardı. Bulgakov da, Smolensk yöresinde Nikolskoye Köyü’ne giderek on sekiz ay boyunca oradaki hastanede, pratisyen doktor olarak çalışır.

Genç Bir Köy Hekimi adlı kitabında o döneme ait anılarını öyküleştirir. Bunların bir bölümü, 1925-1927 yılları arasında dergilerde yayımlanır. Bulgakov’un edebiyatına damgasını vuran fantastik unsurlar ve gerçeküstücü anlatım bu öykülerinde görülmez. Deneyim-gözlem ve birikimlerine dayanarak kurduğu bu öykü evreni, yaşamın çıplak ve ürkütücü gerçeğini gözlerimizin önüne serer.

Tıbbı nikahlı karısı, edebiyatı da metresi gibi gören Anton Çehov’dan farklıdır Bulgakov, doktorluğu sevmez. Çehov mesleğini konu alarak yazdığı öykülerinde hastalarına sevecenlik ve insancıllıkla yaklaşan, onları iyileştirmeye çalışan doktor karakterleri çizerken, Bulgakov hastalardan çok doktorun korkusunu öne çıkarır. Çehov’a kayıtsızdır, ondan etkilenmemiştir, Gogol’ü sever. Palto değil, onun Burun öyküsünden etkilenen yazarlar arasında görür kendini. Genç Bir Köy Hekimi’ndeki genç doktor karakterler tıp eğitimi aldıkları için pişmanlık duyarlar. Bir insanı yaşama döndürmeye çalışırken ölümüne neden olmaktan korkarlar. Bulgakov, dört yıl doktorluk yapar, 1920’den sonra mesleğini bırakıp kendini tamamen edebiyata verir.

Mihail Bulgakov’un 1925’te yayımlanan yarı otobiyografik ilk romanı Beyaz Muhafız, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de yaşayan ve kendilerini kaotik iç savaşın ortasında bulan Turbin ailesinin hikayesini anlatır. Bulgakov, Turbinlerin yaşadığı kişisel kayıp ve etraflarını çevreleyen sosyal karmaşa ekseninde, devrimin ve sosyal, ahlaki ve siyasi yaşamda ortaya çıkan belirsizliklerin meydana getirdiği varoluşsal krizlerin harikulade bir portresini ortaya koyar. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile benzerlikler taşıyan bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırır. Komünist bir kahramana yer vermediği gerekçesiyle Sovyet resmi çevrelerince büyük tepkiyle karşılansa da, Stalin’in özellikle romanı çok beğendiği, Turbin Günleri‘ni on beş kez seyrettiği söylenmiştir. Stalin’in  ilginç ilgisine karşın, Bulgakov hayatı boyunca durmadan yönetimin eleştirilerine uğrar, sürekli sansürlenir, oyunlarını bir türlü sahneletemediği Moskova Sanat Tiyatrosu’nda süründürülür.

Ölümcül Yumurtalar kitabı Stalin’in iktidara geldiği 1924 yılında yazılmasına karşın, 1928’de geçen bu bilimkurgu, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir. 1917 Rus Devrimi’ni izleyen çalkantılı dönemde yeni bir Rus gerçekliği ortaya çıkarken, zooloji profesörü Persikov da bilimsel çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmalar sırasında, tesadüfen canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir kızıl ışın keşfeder. Tam da o sıralarda Sovyet Cumhuriyetleri’nde bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov’un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna çare olarak görülür. Ne de olsa, bilimde kaydedilen ilerlemelerle düşmanları ve rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir.

Köpek Kalbi kitabını 1925 yılında kaleme almasına rağmen, Batı’da 1968’de, SSCB’de ise 1987’de yayımlanabilir. Dünyaca ünlü Moskovalı bir cerrah bir sokak köpeğini evine alır, ölmüş bir adamın testislerini ve beyninin bir parçasını organ nakliyle köpeğe takar. Operasyon beklenmedik sonuçlar doğurur. Tehlikeli bir insan-hayvan yaratılmış ve profesörün saygın yaşamı bir kabusa dönüşmüştür. Köpek Kalbi’nde, köpekler üzerinde çalışan bir profesörden hareketle, her şeyi bir sisteme oturtmaya çabalayan yeni rejime alegorik bir dille karşı çıkmıştır. Kitap, absürd ve komik bir hikaye gibi ya da Rus Devrimi’ni konu alan bir taşlama olarak okunabilir. Frankenstein’ın öyküsüne ve Kafka’nın eserlerine benzetilebilen roman, sürrealist bir mizah dehası sergiliyor.

1925’te Tolstoy adına düzenlenen bir edebiyat gecesinde Lyubov Belozerskaya ile tanışır ve kısa süre sonra evlenirler. Belozerskaya’nın donanımlı eğitimi, Fransız diline hakimiyeti, birçok kaynağı okuyup yazara aktarımı, edebi zevki ve sanat ruhu Mihail Bulgakov’un edebiyatını da etkiler. Lyubov Belozerskaya, Beyaz Muhafız, Köpek Kalbi, Moliere Efendi eserlerini ithaf ettiği kişidir.

 

1929’da yazarın hayatının zor geçecek 3.5 yıllık derin kriz dönemi başlar. Yayın yasağı bütün yapıtlarını kapsar hale gelir. Bu yıldan sonra, ne kitap yayımlatabilir, ne de bir oyunu sahnelenir. Bir süre yazmaya ara verir. Yurt dışına gitmek ister, hatta Stalin’e mektup yazar, ama izin verilmez. Moskova Sanat Tiyatrosu’nda bir sahne arkası işi verilir. Üstelik kendisi gibi evli olan Elena Sergeevna’ya umutsuz bir aşkla bağlanmıştır. Elena’nın kocası Silovski ile karşılıklı silahların çekilmesinin ardından 1931’de Elena ve Bulgakov, bir daha görüşmeme kararı alarak ayrılırlar.

Mihail Bulgakov, 1936’da yazmaya başladığı Teatral Bir Roman (Siyah Kar)’da bir oyun yazarı olarak tecrübelerinden yola çıkar ve dönemin tiyatro dünyasının perde arkasını sunar okura. Mihail Bulgakov aslında romancı olarak tanınsa da, yaşarken çalışmaları tiyatroya yöneliktir. Ancak, 1920’den itibaren yazdığı oyunlar sansürlenir ve sahnelenmez. Romanına Teatral Roman ve Bir Merhumun Notları ismini verse de yayımlanırken Teatral Bir Roman (Siyah Kar) adıyla yayımlanır.

 

Eserde, Sergey Leontyeviç Maksudov, oyununun efsanevi Bağımsız Tiyatro’da sahnelenmek üzere neredeyse rastgele bir şekilde seçilmesiyle, bir anda kendini tiyatroculuğun akıl almaz girdabında bulur. Bağımsız Tiyatro’nun iki yönetmeni, yapımın kontrolü için birbirleriyle yarışırken, yıldız aktrisler tantana üstüne tantana koparmaktadır. Oyunun sahnelenme ihtimali her provayla biraz daha azalmaktadır sanki. Maksudov, içinden nasıl çıkacağını bilemediği bir kaosun ortasına düşmüştür. Teatral Bir Roman (Siyah Kar) bilgisizlikler, zevksizlikler, çekememezlikler çevresinde bir yayın ortamını yerelden evrensele yol alarak anlatıyor.

1930 yılında yazmaya başladığı baş yapıtı olan Usta ile Margarita, sayısız oyun ve kısa öykü yazdığı on sekiz yılın ardından, 1938’de tamamlanır. İlk yayınlandığında sansüre uğrayan, nükteli bir alaycılık ve felsefi bir derinlik taşıyan, evrensel iyilik-kötülük sorunlarını irdeleyen bir romandır. İlginç bir kurguya sahip olan kitap, iki farklı zamanı anlatır. 30’lu yılların Moskova’sında İsa’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını tartışan iki yazarın yanına, geleceği okuma yetisine sahip biri yanaşır, birinin yakında öleceğini, öbürünün de delireceğini söyler. Woland adındaki bu yabancı, Sovyet toplumunu ziyarete gelmiş şeytandan başkası değildir. Gerçekten de, yazarlardan biri kısa bir süre sonra ölür. Delirip akıl hastanesine kapatılan öbür yazar ise orada Usta ile karşılaşır. Usta’nın, İsa’nın çarmıha gerilmesinde büyük rolü olan vali Pontius Pilatus’la ilgili romanını ve Margarita’ya olan aşkını dinler. 20. yüzyılın en iyi romanlarından biri olarak bilinen kitap, fantastik bir kurguya sahip, keskin yergili bir mizahla dolu, çoğu zaman alaycı sahneler ile güçlü, duygusal ve acıklı anlar arasında gidip gelir.

1932 yılının Eylül ayına kadar Elena ile görüşmezler. Karşılaştıklarında Bulgakov’un ilk sözleri “Sensiz yaşayamıyorum” olur. 4 Ekim 1932’de evlenirler.

 

Bulgakov’un sağlığı giderek bozulmaktadır, bu dönemde Usta ile Margarita romanını eşinin desteğiyle bitirme mücadelesi içerisinde geçirecektir. Elena günlüğüne şunları yazar: “İlk bölüme eklemeler yaptı ve romanı kendisine baştan okumamı istedi. Berlioz’un cenazesi bölümünü okumaya başlamıştım ki “Tamam… Bu kadarı yeterli… Galiba” dedi ve bir daha da tekrar okumamı istemedi.”

 

Usta ile Margarita için Stalin’in Bulgakov’un hayatına doğrudan müdahalesini merkezine oturtan bir eser olduğu, başka bir okumaya göre ise üç roman kahramanı Woland, Usta ve Margarita sırasıyla Stalin, Bulgakov ve Elena’nın kişiliklerinin doğrudan karşılıkları olduğu söylenir.

10 Mart 1940’ta böbrek yetmezliğinden 49 yaşında yaşama veda eder. Usta ve Margarita ölümünden yıllarca sonra ancak 1966-67 yıllarında, eşinin gayretleriyle Moskova Dergisi’nde yayınlanabilir. Kitaplaşması ise 1973’ü bulur.

Kaynak: Leblebi Tozu

KİTAPTAN ALINTILAR

“…, en büyük hatanız insan gözündeki manayı küçümsemeniz. Şunu anlayın, dil gizleyebilir hakikati, ama gözler asla!”

“Karanlık bir sokağın köşesinde bir anda bitiveren bir katil gibi, aşk önümüze dikildi; ikimizi de bir vuruşta devirdi! Yıldırım da böyle çarpar adamı, hançer de böyle saplanır!”

"Bizi tarih yargılayacak."

“Ne yapalım, -dedi beriki düşünceli,- altı üstü insan hepsi. Parayı seviyorlar, ama hep vardı bu... İnsanoğlu parayı sever, neden yapılmış olursa olsun, -deridenmiş, kağıttanmış, bronzdan ya da altından, fark etmez. Ama havailer... Ne yapalım... ve bazen merhamet duygusu temas ediyor kalplerine... bildiğin insan işte... özetle, öncekileri hatırlatıyorlar...”

“Müteahhitin ne olduğunu biliyor musunuz peki?” diye sordu İvan’a ziyaretçi ve aynı anda açıklamaya baş­ladı: “Müteahhitler nadir rastlanan bir haydut çeşididir."

“Yazarlığın ispatı kimlik değil, yazdıklarıdır!”

“Kimsem yok. Yeryüzünde tek başımayım.”

“Doğuda tek bir din yoktur ki içinde dünyaya Tanrı getirmiş günahsız bakire olmasın”

“Başkasının malına dokunursam, patilerim kurusun!”

“- Dostoyevski öldü, dedi kadın.

- Protesto ediyorum! -diye haykırdı hararetle Behemot. Dostoyevski ölümsüzdür!”

“Her türlü iktidar insanların üzerine kurulmuş bir baskıdır ve öyle bir zaman gelecek ki, ne Sezar’ın iktidarı olacak ne de başka iktidar. İnsan hakikat ve adaletin krallığına geçecek ve burada hiçbir iltidara ihtiyaç duyulmayacak.”

“Özgür insanlarız, köle değil; gerçeği masal kılığına sokmaya ihtiyacımız yok!”

“Derken Pilatus irkildi. Parşömenin son satırlarında şu kelimeleri seçti: "...en büyük ayıp... korkaklık."

“Her şey acı bir sonla noktalanır:

Kısa bir süre önce dünyayı yönettiğini sanan kişi, kendini tahtadan bir kutunun içinde kaskatı kesilmiş bulur. Çevresi de başka bir şey yapılamayacağını düşünüp onu yakar, kül eder”

“Evet insanoğlu ölümlü. Ama bu kadarla kalsa çok önemli değil, işin kötüsü insan beklenmedik bir anda ölüyor. İşin püf noktası bu. Ve insan akşama ne yapacağını bile bilecek durumda değil..”

“Kötülük olmasa senin iyiliğin ne işe yarardı ve gölgeler kaybolsa dünya nasıl görünürdü?”

“İnsanoğlu parayı sever, neden yapılmış olursa olsun, - derindenmiş, kâğıttanmış, bronzdan ya da altından, fark etmez. Ama havailer... Ne yapalım... ve bazen merhamet duygusu temas ediyor kaplerine... bildiğin insan işte... özetle, öncekilerini hatırlatıyor... sadece konut sorunu bozmuş bunları…”

“Böylece ne biletçi kadın ne yolcular, asıl önemli olan şeye şaşırmıyorlardı: Kedinin tramvaya binmesi değil -bu önemsenmeyebilirdi- para verip bilet almaya kalkışmasıydı dikkati çekmesi gereken!”

“Açıkcası sevgili dostum, büyük planlar yapmak işe yaramıyor. Örneğin ben, bütün dünyayı dolaşmak istiyordum. Gördüğünüz gibi kader bambaşka yol çıkardı karşıma. Dünyanın ancak küçücük bir parçasını görebileceğim bundan böyle; hem en iyi bölümlerinden biri olmaktan çok uzak.”

YORUMLARIMIZ

Bazen bazı kitapları sadece okuruz, bazılarını içselleştirir hayatımızın bir parçası haline getiririz, bazılarını eleştirir bazılarını beğeniriz ama bazen de bazı kitapları anlamak için çaba sarf ederiz. Anlamak için verdiğimiz uğraş bir taraftan bizi kitabın daha çok içine çekerken bir taraftan zihnimizde yeni yeni kapılar açar. İşte Bulgakov’un klasikler arasına çoktan girmiş olan ölümsüz eseri Usta ve Margarita, okuru anlamak için öğrenmeye zorlayan, öğrendikçe de okurda tekrar tekrar hayranlık uyandıran romanlardan.

Usta ve Margarita’yı anlamak ve sevmek için okurun bazı önbilgi ve farklı pek çok konuda fikir sahibi olması gerekiyor, Stalin Rejimi, Hristiyanlık ve edebiyat konularında önbilgi sahibi olmak okurun işini oldukça kolaylaştırıyor. Aynı zamanda yazarın bu üç olgunun belirgin etkisiyle şekillenen yaşamını bilmek de romanın sağlam bir zemine oturmasını sağlıyor.

Bulgakov 1891 senesinde Kiev’de dünyaya gelmiş 1940’ta vefat edene kadar yaşamının uzun bir dönemini Moskova’da geçirmiştir. Dindar bir ailede doğmuş ve büyümüş olan Bulgakov, ilahiyat eğitimi almak yerine doktor olmayı tercih etmiş ancak yaşadığı ağır tifüs nedeniyle mesleğe devam edememiştir. Bunun üzerine gazetecilik yapmaya başlamış ve sonrasında yazarlık yaparak hayatına devam etmiştir. 1930’lu yılların Sovyet Rusya’sında yazarlık yapmak Bulgakov gibi sistemi eleştiren, sınırsız hayal gücüne sahip, özgür düşünen edebiyatçıları oldukça baskı altına almıştır. Bulgakov’un yazdığı tüm eserler sansürlenmiş ve en sonunda 1930'a doğru yapıtlarının yayınlanması fiilen yasaklanmıştır. Yaşadığı baskıların ve yapıtlarının uğradığı sansürlerin yazarın Moskova’daki yaşamını oldukça zorlaştırması Bulgakov’u ülkeden ayrılmaya teşvik etse de Stalin yazarın ülkeden ayrılmasına izin vermemiştir.

Yazarın yaşamından izler taşıyan Usta ve Margarita yarı otobiyografik bir roman olarak kabul edilebilir. Kitabın ismine de adını veren kahramanı Usta, Bulgakov’un kendisinden başkası değildir. Tıpkı Usta gibi Bulgakov da Usta ve Margarita’nın ilk halini yakmış daha sonra Dünya edebiyatına miras kalacak olan “El yazmaları yanmaz.” kabulünü gözler önüne serecesine el yazmalarından başlayarak romanı tekrar yazmıştır. Yaşamının son yıllarında görme yetisini kaybettiği için Usta ve Margarita’nın büyük kısmını 3. eşi Elenor ile tamamlamıştır.

Çok katmanlı bir roman olan Usta ve Margarita, pek çok toplumsal meseleyi ele almakla birlikte insan doğasını da büyük bir titizlikle incelemiştir. Okuyucusuna birbiriyle ilgisizmiş gibi gözüken üç farklı öykü sunan romanda, Pontius Pilatus, Ivan Biezdomni ve Usta’nın hikayeleri birbiriyle iç içedir. Okur, hem Pilatus’un hem de Usta ve Margarita’nın hikayesini okurken ahlaki değerler, inançlar ve bu olguların öğretilerini sorgularken, Pilatus’un şeytanla (zarar veren, yalan söyleyen, düzenbaz olanla) karşılaşmasını, bunun gerçekliğini (kötünün varlığını) “diğerlerine” anlatamadığı için yaşadığı çaresizliği ve en sonunda kabullenişini izleme hatta hissetme şansı yakalamaktadır.

Yazar, baskıcı Stalin rejimi özelinde tüm totaliter rejimlerin sanat, edebiyat, eğitim, bürokrasi gibi toplum yaşamının her alanında gözlenebilen  baskıcı, tek tipleştirici etkisini ustalıkla ve incelikle okuyucuya aktarmıştır. Bununla birlikte özellikle (bir bakışa göre romanın kalbi sayılabilecek) Woland ve yaverlerinin tiyatroda sergilediği büyüleyici gösteri ve Margarita’nın (aslında tamamen iyi niyet ve aşkla) şeytanla iş birliği yapması insanın doğası, açgözlülüğü, riyakarlığına dair derin bir farkındalık yaratarak okuyucunun kendi içine bakmasına aracılık etmektedir.

Sonuç olarak Usta ve Margarita bir değil birden fazla derdi olan bir romandır. Yazıldığı dönem düşünüldüğünde ( Karekteri komünist olmayan romanların yasaklandığı bir dönem) Bulgakov’un gösterdiği cesaret ve elde ettiği başarının önemi daha iyi anlaşılabilmektedir. 

Yıllarca etkisi altında kalınacak bu romanı mutlaka okuyun./RANA

 








19 Mayıs 2021 Çarşamba

 2021 MAYIS AYI KİTAP LİSTEMİZ



2021 NİSAN AYI KİTABIMIZ (ENGEREĞİN GÖZÜ/ ZÜLFÜ LİVANELİ)


KİTAP HAKKINDA

Balkan Edebiyat Ödülü/1997

Yıllardır Topkapı Sarayı'ndaki hücresinde kapalı tutulan Şehzade, hiç beklemediği bir anda tahta çıkarılır, böylece iktidarın tek sahibi olur.

Haremağası Süleyman ise Habeşistan'dan koparılıp hadım edilerek saraya getirildiğinden beri onun en sadık kulu ve -iktidarsızlığına rağmen- Harem'in tek hâkimidir. Valide Sultan'ın iktidar hesaplarıyla oğlunu yeniden hapsettirmesi, ilişkileri iyice içinden çıkılmaz bir hale sokacaktır.

Engereğin Gözü, Haremağası ile Padişah arasındaki köle-efendi ilişkisi aracılığıyla, "bakışıyla her canlıyı kımıltısız hale getiren bir engereğin bile gözünü kamaştıran" iktidarın büyüleyiciliği üzerine alegorik bir roman. Bir yanıyla da bir "dil şöleni"; Zülfü Livaneli, Evliya Çelebi'nin, Naimâ'nın ve Türkçenin büyük dil ustalarının izini sürüyor.

ZÜLFÜ LİVANELİ KİMDİR?



20 Haziran 1946 yılında Konya’da doğan yazarın gerçek adı Ömer Zülfü Livaneli’dir. Küçük yaşlarından itibaren müziğe ilgi duymaya başladı ve saz çalmayı öğrendi. 1964 yılında Ülker Tunçay ile evlenmiştir ve bu evlilikten Aylin Livaneli dünyaya gelmiştir.

Müziği sayesinde yurt içinde ve yurt dışında birçok ödül almıştır. John Baez, Maria Farandouri gibi sanatçılar tarafından bazı eserleri yorumlanmıştır. Özgün film müzikleri de yapan Zülfü Livaneli çeşitli konserler vermiştir. 

Kendine has yorumları sayesinde dünyaca tanınmaya başlandı. Müziği kadar yazdığı hikaye kitaplarıyla da oldukça sevilen ve ilgi gören yazar 1997 yılında verdiği konsere 500.000 kişi gelerek o dönemin en büyük rekorunu kırmıştır.

Zülfü Livaneli’nin şarkıları edebiyat ve şiirle iç içe geçmiştir. Nazım Hikmet, Orhan Veli, Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Ali ve Ataol Behramoğlu’nun şiirlerini şarkı yapmıştır. Müzisyen kimliğinin yanı sıra deneme, hikaye ve roman da yazmıştır.

Kitapları Türkiye’nin yanı sıra Çin, İspanya, Güney Kore ve Almanya’da en çok satanlar arasına girmeyi başlamıştır. İlk romanı Engereğin Gözündeki Kamaşma olan Zülfü Livaneli bu romanıyla Balkan Edebiyat Ödülünü kazanmıştır. Kitabı daha sonra İspanya, Çin Kore ve Almanya’da satışa çıkarılmıştır. 

2001 yılında yazdığı Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm romanı Yunus Nadi Yayımlanmamış Roman Ödülünü kazanmıştır. 2006 yılında ise Mutluluk romanıyla birlikte Barnes & Noble Yeni Büyük Yazarları Ödülünü kazanmıştır. 2009 yılında Son Ada romanıyla birlikte Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanmıştır. Farklı alanlarda yazdığı eserleri otuzdan fazla uluslararası ödülle taçlanmıştır.

KİTAPLARI
Huzursuzluk (2017)
Konstantiniyye Oteli (2015)
Kardeşimin Hikayesi (2013)
Edebiyat Mutluluktur (2012)
Harem (2012)
Serenad (2011)
Sanat Uzun Hayat Kısa (2010)

Son Ada (2008)

Sevdalım Hayat

Leyla'nın Evi
Gorbaçov´la Devrim Üstüne Konuşmalar
Mutluluk (2002)
Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm
Livaneli Besteleri

Engereğin Gözündeki Kamaşma
Sosyalizm Öldü Mü?
Diktatör ile Palyaço
Türkiye Orta Zekalılar Cenneti
Sis

Dünya Değişirken
Geçmişten Geleceğe Türküler

KİTAPTAN ALINTILAR

“Tahtın da , malın mülkün de faydası yoktu insana.”

“Masumların kellesi kesilip de cellat çeşmesinde kılıçlar yıkandığı zaman , bir gün olur Hak bunun hesabını sorar diye düşünmedin mi?”

“Allah'ın hikmetinden sual olunmaz , ama bazen pek zalim davranıyor.”

“Varlık yokluktur, yokluk da varlık! Hepsi gören göze bağlı!”

“Kötülük ve iyilik bir tek şeydir, parçalanamaz. İyilik, kötülükten ayrı değildir.”

“Kötülüğü yenmek, iyiliği yenmekten daha zor. Bu yüzden, iyiler savunmasız oluyorlar, her türlü zararı görüyorlar.”

“Mutluydum ve ömrüm böyle sona erecek sanıyordum, ama yanılmışım...”

“Ruh, dünya nimetlerinin tutsaklığından kurtuldukça özgürleşiyor, bağımsızlaşıyor ve dünya yüzünde hiçbir krala ve imparatora nasip olamayacak bir büyük iktidara kavuşuyordu.”

“Dünyada hangi şey kötüdür ki onda iyilik olmasın ve hangi şey İyidir ki onda kötülük bulunmasın?”

“Demek ki can çıkmayınca, insandaki onur ve intikam duygusu da çıkmıyordu..”

“Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, 'İspat et' dediler.

Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve '' Eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız? '' diye sordu.

Köylüler ''Elhak, inanırız'' dediler.

Adam duvara döndü ve elini uzatarak ''Konuş ya duvar!'' dedi:

Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle dedi:

''Bu adam peygamber değildir. Sizi kandırıyor. Peygamber değildir.''

“Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de yüreğim biliyor ki şuan da dünya da yaşamının anlamına varmadan kader rüzgarının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var.”

“Ölmek istiyordum.

Bir yandan da ölemeyeceğim için kaderime lanet okuyordum . Her zaman yanımda taşıdığım kavanoz mermerler üstünde paramparça olduğu için ölmeye hakkım yoktu.”

“Ne var ki bu acımasız dünyada iyilik cezalandırılıyor! Uzun ömrümün bana öğrettiği gerçeklerden biri de bu. Kötülüğü yenmek iyiliği yenmekten daha zor.”

“Rumi Hazretleri diyor ki: Yaratıklar üç kısma ayrılır: Sırf akıl olan ve şehvetten arınmış melekler, sade şehvet olan hayvanlar ve hem akıl hem şehvetten oluşmuş insanoğlu... İnsanın yarısı akıl yarısı şehvet, yarısı melek yarısı hayvandır. Yarısı yılan yarısı da balıktır. Balık olan kısmı onu suya doğru çeker, yılan olan yanı ise toprağa doğru sürükler.”

“Bu çınardan hep korkardım. Meyvesi insan olan ağaçtı bu. Bir tarihte idam edilen birçok devlet büyüğü bu ağacın dallarına asılmış ve kurumuş birer meyve gibi rüzgârla döne döne çürümüşlerdi.”

“Melek bilgisiyle, hayvan bilgisizliğiyle kurtuldu, insanoğlu bu ikisi arasında keşmekeş kaldı.”

“Çocukluktan beri bize öğretilen itaat ve kendi benliğini silme eğitiminin gereğini yerine getirememiş ve bir anlık gafletle, kendimi onlar gibi bir insan olarak görme suçunu işlemiştim.”

YORUMLARIMIZ

KİTABIN KONUSU

Yıllardır Topkapı Sarayı’ndaki hücresinde kapalı tutulan Şehzade, hiç beklemediği bir anda tahta çıkarılır, böylece iktidarın tek sahibi olur. Haremağası Süleyman ise Habeşistan’dan koparılıp hadım edilerek saraya getirildiğinden beri onun en sadık kulu ve "iktidarsızlığına rağmen" Harem’in tek hâkimidir. Valide Sultan’ın iktidar hesaplarıyla oğlunu yeniden hapsettirmesi, ilişkileri iyice içinden çıkılmaz bir hale sokacaktır. Engereğin Gözü, Haremağası ile Padişah arasındaki köle-efendi ilişkisi aracılığıyla, "bakışıyla her canlıyı kımıltısız hale getiren bir engereğin bile gözünü kamaştıran" iktidarın büyüleyiciliği üzerine alegorik bir roman. Bir yanıyla da bir "dil şöleni": Zülfü Livaneli, Evliya Çelebi’nin, Naimâ’nın ve Türkçenin büyük dil ustalarının izini sürüyor.

ALEGORİK ROMAN NEDİR?

Alegori: nesnelerin, kişilerin ve hareketlerin kurmaca yolu ile aktarılması ve bu kurmacanın anlatının dışında farklı bir anlam barındırmasıdır. Resim, heykel ve edebiyat gibi birçok sanatta karşımıza çıkan alegori için, bir hikaye içinde bambaşka bir hikayeyi anlatma sanatıdır diyebiliriz.

İSİM VERİLMEYEN PADİŞAH KİMDİR?

Sultan İbrahim, 18. Osmanlı padişahı ve 97. İslam halifesidir. İbrahim, 8 Şubat 1640'ta ağabeyi IV. Murad'ın ölümü üzerine 25 yaşında ve 18. padişah olarak Osmanlı tahtına çıktı. Şehzadeliğinde çok sıkı bir saray hayatı yaşamış, erkek kardeşleri IV. Murad tarafından öldürtülmüş olduğundan korku içinde büyümüştür.

Doğum tarihi: 5 Kasım 1615, İstanbul

Ölüm tarihi ve yeri: 18 Ağustos 1648, İstanbul

Defnedildiği yer: Sultan 1. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi, İstanbul

 

Ebeveynleri: I. Ahmet, Kösem Sultan

Deli İbrahim olarak tanınıyor. Ünlü Kösem Sultanın oğlu ve IV. Murat’ın kardeşi



ROMANDA PADİŞAHTAN NASIL BAHSEDİLİYOR?

3 yaşındayken kardeşi tarafından boğulmaya çalışılan fakat annesi tarafından kurtarılan ve bu psikolojiyi üzerinden atamayan bir padişah. Masum insanları öldürmekten zevk alan, kendi başı derde girince hüngür hüngür ağlayan bir çocuk, bir zavallı  ve bir korkak. Uzunca yıllar hareminde olan hiç bir cariyeye ilgi duymuyor ve kimseyle ilişkisi olmuyor.

ROMANDAKİ VALİDE SULTAN'DAN NASIL BAHSEDİLİYOR?(KÖSEM SULTAN)

İktidar uğruna bir oğlunu eş cinsel yapan, diğer oğlunu tahttan indirip hapsettiren, torununu öldürmeleri için tuzaklar kuran Venedikli ticaretle uğraşan son derece varlıklı bir kadın. İktidarı elinde tutmak için oğullarını kadınlardan uzak tutmaya çalışıyor. IV. Murat’ın yatağına hep oğlanları aldırıyor.

ANA KAHRAMANIMIZ HABEŞLİ SÜLEYMAN AĞA NASIL BİR KARAKTERDİR?

12 yaşındayken Habeşistan’dan gemiye bindirilen ve daha sonra hadım edilerek Osmanlı sarayında en mahrem yer olan harem dairesinin hizmetine sunulan bir  zenci köle. Roman onun  ağızından anlatılıyor. Kimi zaman bir korkak ve kimi zaman kendisini bir imparatorluk ailesine eş görüyor. Esen rüzgarları hemen hisseden ve buna göre hemen tavır değişikliğine girebilen bu sayede de siyahi kellesini de omuzları üzerinde taşıyabilen bir karakter. Başta efendisine tapınma düzeyinde bir bağlılığı var daha sonra efendisinin bütün yetersizlikleriyle ve kötülükleriyle bir insan olduğu bilincine varıyor. En sonunda da efendi ile kölenin insan olmakta eşitlendiği bir noktada ortaya çıkan bir hayranlığı var.

 

ROMANIN İNCELENMESİ

İktidar alevinin çevresinde dönen pervaneleri anlatmak için yazılmış bir romandır.

Tarihsel dekor içinde insan psikolojisinin derinliklerine varabilmeyi amaçlayan bir eserdir. Topkapı sarayı bir arka plan olarak yer alıyor.

Temel noktalar gerçeğe uygun fakat kurguda farklılıklar var ve bu da romanı özgür bir roman kılıyor.

Yazar Naima ve Evliya Çelebinin etkisinde kaldığını ve onların dilini tekrar yaratmaya çalıştığını belirtiyor. Sade anlaşılır ve yalın bir dil kullanıyor.

Yazar dönemin ruhunu ve saray atmosferini başarıyla canlandırıyor. Sarayda dönen entrikaları ayrıntılı bir şekilde betimliyor.

Aynı zamanda felsefi bir roman çünkü karakterleri harekete geçiren değişken motifleri ve onların etik değerlerini irdeliyor.

OKURKEN NOT ALDIĞIM CÜMLELER

Syf.26 Bu cihanı kaybettikten sonra öteki cihanı da kaybedemezdim.

Syf28: Zaten bu dünyada adan öldürmeyen imparator mu olurdu?

syf:29 Osmanlı sarayında bir Türk’ün hesabını kim sorardı?

Syf31: İstanbul şehrinde kadınların sokağa çıkmalarını yasalayan padişahlar görülmüştü.

Syf72: hiz damgası denen bir şey vardı.

Syf111: Padişahın ona kazandırdığı tek şey urganla değil ibrişim kordonla boğulmak olacaktı

Syf:120 Yüksek dağların kışı zor geçirdiği gibi hükümdar hayatları da sıradan insanlarınkine benzemez.


Ne kadar karanlığa batsa da, insan yüreğinde bir temizlik ve bir cevher var... BEHNA





28 Nisan 2021 Çarşamba


2021 NİSAN AYI KİTAP LİSTEMİZ




 

 2021 MART AYI KİTABIMIZ (GÜNDEN KALANLAR/ KAZUO İSHİGURO)


KİTAP HAKKINDA

Bir roman düşünün ki asıl anlattığı, tek bir satırında dahi geçmeyen duygular, umutlar, hayal kırıklıkları, özlemler olsun. Kazuo Ishiguro'nun benzersiz tarzını en iyi ortaya koyduğu eserlerinden biri olan Günden Kalanlar böyle bir roman...

İngiliz malikânelerinin ihtişamını yitirdiği dönemin son büyük baş uşaklarından biridir Stevens. Amerikalı yeni işvereninin arzuladığı düzeni kurmak için birlikte çalıştığı eski kâhyayı ziyaret etmeye karar verir ve İngiliz taşrasında bir yolculuğa çıkar. Yol boyunca karşılaştığı manzaraların ve insanların yarattığı izlenimler anılarıyla ve mesleğinin gereklerine dair düşünceleriyle birleşerek, özenle bastırdığı duygularını ortaya sererken, hayatını idealleri uğruna harcayan Stevens basmakalıp fikirleri ve saplantılarıyla okurun kalbini fetheden eşsiz bir kahramana dönüşür.

 Dokunaklı bir dramın özündeki komiği okura yaşatmayı başaran Günden Kalanlar, edebiyat tarihinin köşe taşlarından biri.

KAZUO İSHİGURO KİMDİR?

Kazuo Ishiguro 1954 yılında Japonya Nagasaki’de doğmuştur. Babası Ulusal Oşinografi Enstitüsü’nde çalışmaya başladı ve Kazuo Ishiguro 6 yaşındayken İngiltere’ye göçtüler.

 

Takvimler 1978 yılını gösterirken University of Kent’ten mezun oldu arkasından yüksek lisansını University of East Anglia’da tamamladı.

 

İngiliz vatandaşlığına geçtiği yıl ilk romanı Uzak Tepeler’i yayınladı. Yayınladığı ilk romanı Uzak Tepeler Winifred Holtby Memorial Ödülüne layık görüldü.

 

1983 senesinde Granta dergisi tarafından en genç ve en iyi İngiliz yazarlar listesinde yer aldı. Kitaplarında genel olarak melankolik hikayelere yer veren Kazuo Ishiguro tüm dünya tarafından üne kavuşmasını sağlayan Günden Kalanlar eserini ise 1989 yılında yayımladı.

 

İngiltere’nin prestijli edebiyat ödülü olan Man Booker’da ödüle layık görüldü. Aynı zamanda Günden Kalanlar isimli eseri sinemaya uyarlandı.

 

2005 yılında yayınladığı Beni Asla Bırakma romanı ise Time’ın İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde yer aldı. Daha sonra Beni Asla Bırakma romanı da sinemaya uyarlandı. 2017 yılında ise tüm dünyanın en büyük ödülü olan İsveç Kraliyet Akademisi tarafından Nobel Edebiyat ödülüne layık görüldü.

 

Türkçeye çevrilmiş 10 kadar romanı bulunan Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar romanı çok satanlar listesinde yerini korumayı başarıyor.

KİTAPTAN ALINTILAR

"Yıllar yılı kovalıyor, hiç bir şey düzelmiyor...

Tek yaptığımız konuşmak tartışmak, işi sürüncemede bırakmak..."

“Neden, neden hep olduğunuzdan başka türlü görünmek zorundasınız?"

“Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki ?”

''...Düş kırıklığına hazırlıksız yakalanacak kadar aptal değilim.''

“Siyasetin insanları kısacık birkaç yıl içinde bile tanınmaz hale getirebildiğine çok yakından tanık oldum.”

“Kuşkusuz pek çoğumuz gibi ben de alışılmış uygulamaları değiştirmeye gönülsüzdüm.”

" Yaşamımın geri kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde ."

"Düşünüyorum da, belki her şey daha iyi olurdu, Yüce Tanrı bizi -ne bileyim- bitkimsi bir şey olarak yaratsaydı. Yani toprağa sıkı sıkı gömülmüş olarak. O zaman savaşlarla, sınırlarla ilgili bu saçmalıkların hiçbir önemi olmazdı."

“Bir anlaşmazlık bir kere çözümlendi mi, düşmandan böylesine nefret etmeye devam etmek yakışıksızdır. Bir adamı dize getirdinizse, iş orada bitmelidir. Onu bir de tekmelemeye kalkışmazsınız.”

“Şakacı bir söz söyleyip de o sözün son derece yakışıksız kaçtığını ancak ağızdan çıktıktan sonra fark etmenin ne büyük bir felaket olacağını düşünmeye bile gerek yok.”

" Yaşamımın bundan sonraki bölümünü yararlı bir biçimde değerlendirebilmek için ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyorum olsam da ..."

“Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz.”

“Akşam, pek çok insan için günün en güzel zamanı. Öyleyse, bu kadar çok dönüp ardıma bakmamam, daha olumlu bir görüş açısı benimsemem ve günümden arda kalanları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışmam gerektiği öğüdünde de gerçek payı vardır belki. Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki?”

“... daha bu yaşta kusursuzluğa eriştiğiniz inancındaysanız, ileride hiç kuşkusuz ulaşabileceğiniz mertebelere asla ulaşamayacaksınız.”

“Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez.”

“İngiltere’de bir hizmetkarın eski işverenleri hakkında konuşması adetten değildir...

Bu, evlilik geleneklerine benzer biraz. Boşanmış bir hanımın, ikinci kocasının yanındayken ilk evliliğini hiç anmaması istenir genelde.”

"Gözünün önünde olup biten her şeye seyirci kalıyorsun. Neler olduğunu anlamak için dönüp geriye bakmak bile gelmiyor aklına.”





AŞK
Başka işi olmayanlar yardıma muhtaçtır belki de en çok. Ağır iştir aşk. Kendinden başka birini daha taşımak beyninde. Bedeninde hissetmek için durmadan çabalamak. Boşa koysan dolmamak, doluya koysan almamak, ince sızının yerleşmesi kalbine. En mutlu anlarında bile tarifsiz bir korku hissetmek neden korktuğunu dahi bilmeden. Midende kızışan tavalarca yağ, patlayan ve vücudunun farklı yerlerine sıçrayıp ince ince dağlayan. Aşk, kelebeğin tek günlük ömrünün telaşında ve yüzlerce yıl yaşayacak bir kaplumbağanın yavaşlığında. Aheste aheste sevmenin lezzetinde ve hiç yaşamayacak gibi sevmenin acısında. Aşk her kimse onun sahibi, hiç sahibi olmamışçasına. Yaşı yok bunun, devri yok, hasmı yok, kısmı yok; 1 bütün o, her zerreye yakışan ve en güzeli daima 'seninki' olan. Her aşık, en büyük heyecan ondadır, en büyük istek, en büyük hassasiyet, en büyük tutku, en büyük en büyük ve en büyük. Kalbine sığmaz ondakiler; aşk, ondadır. Başka kimsede yokmuş gibi, ruhu bedenine çokmuş gibi, dünya başına dertmiş gibi, hayat yaşına zevkmiş gibi. Aşk gibi. Sahip çıkılmayan aşklardan özür dilenir hayat boyu, yaşanamayan aşkların acısı ilk günkü gibi kalır. Hatalar bürünür ete kemiğe, pişmanlıklar insanı kemirir durur. Aşksız hayatların eksikliği, ya dillenir ya dillenmez, ama illa ki düşünülür. Dünya aşktan ibaret değildir de aşk başlı başına bir dünyadır. Adam, tutar kadının elinde ve değişir dünya. Kadın, yaslar başını adamın omzuna ve durur dünya. Adam, öper kadını ve iyileşir dünya. Kadın, sarılır adama ve kamaşır dünya. Adamlar ve kadınlar, kimi sevdikleri, kime beş duyularını hizmetine sunacak kadar aşkla bağlandıkları yalnızca kendilerini ilgilendirmek üzere, olurlar tek bir dünya. Dünya, aşk olur, aşksa dünya. Onun kokusu, onun tadı, onun sesi, onun yüzü, onun teni, aşkın tekelinde ve dünyanın merkezinde yer edinir, hiç sormaz. Seçim şansı vermez, akıl fikir sevdikleri, kime beş duyularını hizmetine sunacak kadar aşkla bağlandıkları yalnızca kendilerini ilgilendirmek üzere, olurlar tek bir dünya. Dünya, aşk olur, aşksa dünya. Onun kokusu, onun tadı, onun sesi, onun yüzü, onun teni, aşkın tekelinde ve dünyanın merkezinde yer edinir, hiç sormaz. 

Seçim şansı vermez, akıl fikir bırakmaz... Aşk bir akıl tutulması, fikirsizliktir.  Aşk bir dil tutulması, zikirsizliktir.  Aşk, dünya var oldukça devirsizliktir. Yerini bıraktığı sevgi, kendi tükenince seçtiği o kutlu varis, dünyanın en güzel dinlencesidir.


YORUMLARIMIZ

İnsanlar pek çok şeye; bir fikre, bir insana bağlılık duyabilir ki zaten onun karakterinde olan bir duygu ve ihtiyaçtır aynı zamanda.

 

Sosyal ilişkilere yön veren bir nevi bizi biz yapan değer ve inançlar kararlarımızı etkilemektedir. Bu noktada önemli olan kişinin" bağlılık" nedeniyle eleştirel düşünme ve sorgulamayı kaybetmemesi dir.

 

Bir düşünceye bağlı olmak onu sorgulamanın kötü olduğu anlamına gelmemektedir.

 

Kitapta da bunu Stevens üzerinden görmekteyiz. Lorda olan bağlılığı _ sadakati_ nedeniyle onun davranışlarını hiçbir şekilde eleştirmemekte; hatta ona en iyi şekilde hizmet etmeye kendisini adayarak _ vakarlı bir davranış sergileyerek _bu yolda ona yardımcı olmaya çalışmaktadır. 

 

Stevens, kendi iş dünyası sadece Lordun fikirlerinden oluştuğu ve herhangi bir fikir üretimine bir nevi beyin fırtınasına ihtiyaç dahi duymadığı için "kalıp "halinde belli bir şekilde hayatını devam ettirmiştir.

 

Bunun yanlış olduğunu ancak seneler sonra anlayabilmiş bu da onun bundan sonraki iş hayatını aynı tutkuyla devam ettiremeyeceğini anlamasına neden olmuştur O her şeyini sonuna kadar Lord Dorlington için harcamıştır.

Malikane ondan soruluyor sıradan bir yaşamı var ama ona göre çok önemli bir görevi var

 

Yazar Kazuo İshiguro bize göre çok sıradan Sıkıcı olan bir insanın hayat hikayesini anlatıyor kitabın sonuna doğru geldiğimizde Mister Stevens devleşen bir kahramana dönüşüyor. Hayatın öyle bir noktasına geliyor ki kendi hayatının boşa geçtiğini görüyor. Ama yarın olacak tekrar işte....

 

 İshiguro burada mesajı veriyor. İster zengin ol ister yoksul , ister ister Lord olun isterseniz uşak kim olursanız olun önemli olan şu :

Yarına günden kalanlarla nasıl devam edeceğiz Miss Stevens günden kalanlar da hayatına devam etmeye başlıyor o yüzden kahramanlaşıyor.

 

Kitabımız filme uyarlanmıştır. Filmde ve kitapta en beğendiğim diyalog ise Emma Thompson Anthony Hopkins'e" Neyi bekliyorsun" demiştir. Ben de size soruyorum.

 NEYİ BEKLİYORUZ?

YAŞANAMAYANLARI, SÖYLENEMEYENLERİ VE BİR ZAMAN SONRA İÇİNE OTURAN AMA İSYAN İÇERMEYEN SAKİN VE KABULLENİLMİŞ BİR PİŞMANLIK DUYGUSUNU OKUYACAKSINIZ: SAFİYE