11 Nisan 2021 Pazar

 2021 ŞUBAT AYI KİTABIMIZ (BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ/ CARL-JOHAN VALLGREN)


KİTAP HAKKINDA

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, filozof Kant'ın da doğum yeri olan Königsberg'deki bir genelevde bir hilkat garibesi doğar. Doğarken annesinin ölümüne sebep olan bu canavarımsı yaratık sağır, dilsiz ve ürkütücü bir şekilsizliktedir. Ne var ki çok gizli bir yeteneğe de sahiptir: İnsanların zihnini okur, kalplerinin en derininde olup biteni bilir. Herkül adı verilen bu bebeğe hayatın bahşettiği en büyük armağan, onunla aynı gün genelevde dünyaya gelen güzeller güzeli Henriette Vogel ile birbirlerine duydukları kopmaz aşktır.

Ama içinde yaşadıkları dünya "tahmin edebileceğiniz gibi" böyle bir aşkı kaldıramaz, âşıklar birbirlerinden uzağa savrulurlar. Yeteneği başına bela olan, çetin düşmanlar edinen Herkül, on dokuzuncu yüzyıl boyunca aşkının peşinde Avrupa'yı bir ucundan diğerine dolaşır. Tımarhaneler, ucube sirkleri ve manastırların içinden geçerken, dönemin yüksek kurumlarındaki mühim şahısların içyüzüne tanık olur, dehşete kapılır: Gözlerimizin önündeki, kan, hırs ve toplumsal baskıyla, çürüme ve kutsalın kötüye kullanılmasıyla dolu bir tarihtir. İnsan olmanın anlamını sorgularız kahramanımızla birlikte, ama her şey bir yana, garip de olsa sarsılmaz bir aşk öyküsüdür dinlediğimiz.

Güzel ve çirkin, saygın ve alçak, yüce ve düşük gibi kavramlarımızı yerinden oynatan, aşkın, nefretin ve duyguların gücünü vurgulayan Carl-Johan Vallgren'in bu müthiş romanı, günümüz İsveç edebiyatının öndegelen yapıtlarından biri. Yazarına İsveç'in en önemli ödülü olan August başta olmak üzere sayısız ödül kazandıran ve çok sayıda dünya diline çevrilen kitap şimdi Türkçede...

CARL-JOHAN VALLGREN KİMDİR?

Carl-Johan Vallgren 1964'te İsveç'in Linköping kentinde doğdu. Barmenlik ve orman işçiliği de yapan yazarın ilk kitabı Nomaderna 1987'de yayımlandı. Söz ve müziği çoğunlukla kendisine ait şarkıları içeren beş albümle müzik alanında da adını duyuran Vallgren, Malmö, Madrid, Kopenhag ve Berlin'de yaşadıktan sonra Stockholm'e yerleşti. Kitapları İsveç'te başka edebiyat ödülleri almanın yanı sıra Almanca, Flemenkçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, Japonca ve Rusça dahil çeşitli dillere çevrildi.

KİTAPTAN ALINTILAR

 

"Aşk, kayıp yarının aranmasıdır ve onunla sonsuza kadar kaynaşma çabasıdır."

"Mutluluk yalnızca bir rüyadır, ama ıstırap gerçek."

"Nefret anlamsız, hiçbir şey vermez, yalnızca alır."

"Ama hepimiz biliyoruz ki, körler ülkesinde tek gözlü biri kral olur..."

"İnsan bir hayat yaşadığını sanır, diye içinden bir sesin tısladığını duydu, ama hayat bizim içimizde yaşar ve biz onu tükettiğimizde bizsiz devam eder."

"Gerçi Hiç kimse kendisini nelerin beklediğini bilemez; insan doğumunu hatırlayamadığı gibi, nasıl öleceğini de hayal edemediğinden sonsuzluğun sezgisine sahiptir, işte bunun için şimdi ve sonsuzlukta yaşar."

"Gerçeğin fazla söze ihtiyacı yoktur , oysa yalanı allayıp pullamak gerekir."

"Tanrı eserleriyle birdir, diye iddia ediyordu teologlar. Ama mademki kötülük yaratılmışın her şeklinde aşikardı, o zaman Tanrı kötü müydü?"

"Ama onu bu düşünceler cezbeden şeytandı. Yok, eğer bu düşünceler doğruysa, o zaman insanın tapınacağı ne kalırdı? Eğer Tanrı, kurbanda olduğu kadar cellatta da mündemiçse kime tapınılacaktı?"

"Düşünceler vicdanımızın sesidir," dedi del Moro." Bilinç ruhtan doğar, bilinçten de vicdan ve vicdandan düşünce. Sanırım Almanya'da sürgündeyken yeni filozoflarla ilgilenmişsinizdir. Ne diyordu Kant? Dünyayı asla olduğu gibi idrak edemeyiz, sadece bize göründüğü gibi idrak ederiz."

"Ya konuşma?

Ağıza gönderilen titreşimlerdir, orada ses veren hava titreşimşere dönüşür... İnanın bana, gerçek konuşma düşüncelerdir."

"Görüntüsü Madam Schall'ın kızlarını korkutmuyordu, çünkü tecrübeleri onlara korkulması gerekenin çarpık bir beden değil çarpık bir ruh olduğunu çoktan öğetmişti."

"Bazen bütün bu yaşadıklarının hayatın kitabına önceden yazıldığını ve bunu hiç kimsenin değiştirmeye muktedir olmadığını düşünüyordu. Ve bu kitabın yazarı hata yaptığını kabul etme yeteneğinden yoksundu."

"Kötü iyinin eksikliği miydi? Tıpkı tuzlunun tatlının eksikliği, kederin neşenin eksikliği, ya da siyahın beyazın eksikliği olması gibi bir şey miydi? Kötülük, iyiliğin artık varlığından bahsedilmeyecek kadar azalmasıydı.”

"Kendini benim göz bebeklerimden seyret... Seni gözkapaklarımın altında taşıyorum, aynı zamanda içimde ve bilincimdesin... Şimdi gözümü açıp seni görüyorum ve sen de kendini benim gözümle gör... Benim içimden gör... Ne görüyorsun, Herkül?"

"Sözcükler yalnızca tecrübelerimize gönderme yapar; konuşmanın amacı insanlar arasındaki ortak çağrışımları açığa çıkarmaktır. Ama belki bu sonucu elde etmenin başka bir yolu daha vardır. Bazen bir resim, binlerce sözcükten daha fazla şey söyler. Ya da müzik; bir duygu durumunu yaratıcıdan din Sağır olarak doğan biri, sessizlik ya da sesin eksikliği hakkında konuşmaz. Sağırlığından şikâyetçi de olmaz. Tıpkı kör olarak doğmuş birinin görme yeteneği olmadığı için yakınmaması gibi, çünkü görmenin nasıl bir şey olduğunu zihninde canlandıramaz. Tıpkı sizin, hiç yaşamadığınız bir şeyin, tanımadığınız bir insanın ya da varlığını bilmediğiniz bir şeyin eksikliğini duymamanız gibi."

"...başkalarının acılarına karşı iştahlı bir açlık vardı. Başkalarının acılarına şahit olmak, yüzlerinde ölümün nefesini hissetmek, hızla sönen bir hayatın dehşetini duymak istiyorlardı. Hiçbir açıklayıcı gerekçe olmadan, boş yere, bir hayatın öylesine yok olup gitmesi içlerini titretiyordu...”

YORUMLARIMIZ

    Bir Garip Aşk Öyküsü İsveçli yazar Carl Johan Vallgren’in Türkçeye çevrilmiş iki kitabından biri. Çeviri demişken önce kitabın çevirisinin çok başarılı olduğunu söylemek istiyorum. Artık okudukça bunları da fark etmeye başladık. Kitap kulübümüzün İskandinav Edebiyatı kategorisinde seçtiğimiz ve benim moderatörlüğünü yaptığım Bir Garip Aşk Öyküsü aslında hepimizin edebiyatın dışında da siyasi, dini, kültürel ve coğrafik bir çok şeyi sorgulamamıza ve hatta araştırmamıza neden oldu. Ben moderatör olarak neredeyse üzerinden üç okuma yaptım. Çünkü Avrupa kültürü ve tarihi açısından araştırma yapmamı, entelektüel anlamda da kendimi geliştirmemi sağladı. Kitabın toplantısını yaptığımız akşam da nitekim konuşmalara doyamadık ve neredeyse 3 saat online kalmıştık. Şimdi burada kitabı okumak isteyenler için genel bir özet yapmaya çalışacağım ki bu hiç kolay olmayacak.

Herkül ve Henriette 1700lerin sonlarında Avrupa’da bir genelevde aynı gün doğan çocuklardır. Herkül ne kadar normal dışı, çirkin ve ucube ise Henriette o kadar güzel ve normal bir kız çocuğudur. Genelev koşullarında 10 yaşlarına kadar kalan bu iki çocuğun yakınlıkları, bir birbirlerine olan sevgileri daha sonraki yıllarda Herkül’ün bir çok olumsuz şeyin üstesinden gelmesine neden olacak kadar büyüktür.  Ancak sağır ve dilsiz, ucube kahramanımızın sahip olduğu olağanüstü bir yeteneği vardır. İnsanların bilinçli ve bilinçaltı düşüncelerini okuma yeteneği sayesinde ya da onun yüzünden geneleve gelen yüksek mevkilere sahip bir sapığın ortaya çıkmasına neden olur. Hayatın akışı herkes için bundan sonra değişir. Bu olay sonrasında aslında kendi baba ve kardeşlerinin tecavüzüne maruz kaldıkları için geneleve düşen, şehrin mutsuz erkeklerini para karşılığında bir gece de olsa mutlu etmeye kendilerini adamış, seks işçisi bu kadınlar, kapitalizmin başka bir sömürüsü altına girerek iplik fabrikasına çalışmaya gitmek zorunda kalırlar. Henriette ve annesi bir akrabalarının yanına kaçmayı başarırlar ancak başlarına gelen dramatik olaylar birbiri arkasına gelir. Herkül ise bir akıl hastanesine gönderilir, hatta atılır. Daha sonra bu akıl hastanesinde ona ve diğer hastalara eziyet eden ikiz kardeşlerin, sonrasında onu kanatları altına alan Rahip Shuster’i katleden ruhları kirlenmiş din adamlarının tek tek intikamı alınacaktır.

Genelevde yaşanan o günden Henriette’e kavuştuğu zamana kadarki süreçte Herkül’ün toplum tarafından dışlanışı, yapılan eziyetler,  toplumun kokuşmuş kurumlarındaki çürümüşlüğün insanlığın varoluşundan bu yana hep mi vardı diye sorgulatıyor insana. Romanın belki de en can alıcı cümlesi, Herkül’ün akıl hastanesinde yapılan eziyetleri yaşadığı dönemi anlatırken  “Herkül dünyanın her yanında, kötülüğün kaynağı olan aynı karanlık maddeden yapılmış bu tür insanların olduğunu biliyordu. Onu asıl şaşırtan insan neslinin nasıl olup da hala yok olmadığı, insanların birbirlerini nasıl olup da çok önceden tüketmedikleriydi” olabilir. İnsan gerçekten bu kadar kötü bir varlık mı? Tanrı var mıydı? Yoksa dünyadaki iyi şeyler tesadüfi miydi? Dini ve siyasi kurumlar sadece kendi çıkarlarını korumak isteyen insanların biraraya geldiği yapılardan mı ibarettiler?

     Romanda benim Herkülden sonra favori kahramanım, bir diğer ucube Barnaby Wilson oldu. Barnaby felsefi ve edebi birikimiyle beni kendine hayran bıraktı. Onun sayesinde bir çok tarihsel kişiyi tanıma fırsatı buldum. Herkesin hayatında olması gereken entelektüel ve iyi bir rehber kişiliğinde olan Barnaby için“ Hayatının sonbaharında Herkül Wilson’u üzerinde ısıya karşı dayanıklı bir elbiseyle, laboratuvarda oturmuş, bir elinde bir sarkaç, Türk nargilesi içerken resmedecekti. Bu resim, deney arzusu hiçbir engel tanımayan bir düşünür olan sirk yöneticisini çok iyi anlatıyordu.”

İnsanlığın içinde saklanan kötü karanlığın kimsenin bilmediği dehlizlerdeki yankısı ile imkansız denilecek kadar büyük bir aşkın hikayesini okuyacaksınız: Fatma

  

25 Şubat 2021 Perşembe

 2021 ŞUBAT AYI KİTAP LİSTEMİZ



 2021 OCAK AYI KİTABIMIZ (PENELOPE_MARGARET ATWOOD)


KİTAP HAKKINDA

Odysseus’un karısı, Troyalı güzel Helena’nın kuzeni Penelope
Odysseia’da vefakâr kadın olarak resmedilir. Helena’nın kaçırılmasından sonra çıkan Troya savaşına katılan Odysseus’un yirmi yıl tek başına bıraktığı karısı Penelope İthaka krallığını ayakta tutmayı, dikbaşlı oğlunu yetiştirmeyi, yüzü aşkın talibi idare etmeyi başarmıştır. Odysseus onca zorluğu aşıp sonunda yurduna döndüğünde karısının taliplerini ve bir nedenle on iki hizmetçisini öldürür.
Kolektif bilince dahil olmuş bir öyküyü yeniden yazan Atwood, öyküsünü Penelope ile asılan on iki hizmetçisinin ağzından anlatmayı yeğlemiş. Margaret Atwood hikâye anlatmadaki şiirsel ustalığıyla Penelope’ye yepyeni bir yaşam ve gerçeklik kazandırırken, eski çağların gizemine bir yanıt arıyor.

MARGARET ATWOOD KİMDİR?

Margaret Eleanor Atwood (d. 18 Kasım 1939), Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feminist.

Yakın tarihin en saygı duyulan kurmaca yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Ödülleri listesinde yer almış, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General’in finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençliğinde ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide hikâyeler yazmıştır.

Atwood, Kör Suikastçı (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.

Ottawa, Ontario, Kanada’da Margaret Dorothy ve Carl Edmund, Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı, babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştırmaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bölgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları, Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside Hıgh School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarak da Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur.

1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyası’nı kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı.

British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve New York Üniversitesi gibi tanınmış üniversitelerde dersler vermiştir.

KİTAPTAN ALINTILAR

"Biz de buradayız, adları olmayanlar. Adsız ötekiler. Başkalarının üstümüze

sıçrattığı çamurla utanç içindekiler. İşaret edilenler, parmakla gösterilenler."

"Sabır, derlerdi bana.
Bir işi sonuna kadar götürmeyi severim ben."

"Kendi cebinizden karşılamadığınız yiyeceklerle dolu bir sofra kadar oburluğu körükleyen bir şey yoktur."

"Şarkıcıların, iplik bükücülerin dillerine doladıkları dize de buydu. Beni örnek almayın, diye haykırmak isterim kulağınızın dibinde evet, sizin kulaklarınızın! Ne ki bağırmaya çalışırken sesim baykuştan farksız."

"kemiksiz, dudaksız, soluksuz olma durumuna eriştikten, beri keşke bilmeseydim dediğim bazı şeyler öğrenmiş bulunuyorum, tıpkı kapı arkasından dinleyenlerin ya da başkalarının mektuplarını açanların öğrendikleri türden bilgiler bunlar. İnsanların aklını okumak ne güzel olurdu mu diyorsunuz? Bunu bir daha düşünün."

"Getir, götür benim işim, işitir, boyun eğerim
Lanet olası her gün Evet hanımefendi, Hayır efendim; Gülümser, yaşlı gözlerle başımı öne eğerim, Başkaları yatsın diye yumuşacık döşekler sererim."

"Elinizde
başka seçenek olmadığında uydurma olduğu apaçık belli olan sözler bile
avunç kaynağıdır."

"Babamın sevgisine karşılık vermek güç gelmişti bana. Tahmin edebilirsiniz. Sevecen görünen babamla bir uçurumun kenarında, bir ırmak kıyısında ya da bir korkuluk boyunca el ele dolaşırken ansızın beni aşağı atacağı, belki de bir kayayla parçalayacağı gelirdi aklıma."

"Kimilerine göre Odysseus ruhlara danışmak için ölüler Ülkesine gitmişti. Yok, alt tarafı geceyi yarasalarla dolu karanlık bir mağarada geçirdi, diyenler de vardı."

"Bizi doğru dürüst gömmeliydin. Üzerimize şarap dökmeliydin. Bağışlanmamız için yakarmalıydın.
Neden kıydın bize? ölmemizi gerektirecek ne yaptık sana? Buna hiç yanıt vermedin.
Öç almaydı bu, kin gütmeydi, öldürmek onurun olmuştu."

"Ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişler, ama bu saçma bir iddia. Hepimizin kulağına sonradan aslı astarı olmadığı kanıtlanan nice söylentiler gelmiştir."

"Su direnmez. Su akar. Elini içine daldırdığında, seni okşadığını hissedersin. Su kaskatı duvara benzemez, geçmene engel olmaz. Ne ki su hep yolunda akar, hiçbir şey ona karşı koyamaz. Su sabırlıdır. Damlayan su taşı deler, geçer.
Unutma yavrucuğum. Bir yarın su senin, aklından
çıkarma bunu."

"Kefen dokuma öyküsü bir anda tarihe karışıverdi. Herkes bundan böyle nedense sonu gelmeyen işlerden söz ederken “Penelope’nin çetrefilli ağı” diyecekti artık. Ağ sözcüğünden pek hoşlanmamıştım. Beze ağ diyorlarsa, demek ki ben de örümcektim. Oysa benim amacım erkekleri sinek gibi avlamak değildi, tam tersine ağa takılmamaktı."

"Eskiden ozan rolüne soyunmaya kalksaydım, herkes gülerdi bana, kurnazlıkta soyluluk taslamaktan daha gülünç bir şey yoktur, ama artık herkesin ne dediği kimin umurunda?"

"Ne diyordum? Ha, evet. Evlilikler. Evlenmenin amacı çocuk yapmaktı; ama çocuklar oyuncak da değildi, evcil hayvan da. Çocuklar geride bir şeyler bırakmanıza aracı olan varlıklardı."

"Zekilik bir erkeğin ancak karısı kendinden biraz uzak durursa görmek
isteyeceği bir nitelikti."

"Elimde ipuçları vardı elbette, kocamın kaypaklığından, hinoğlu hinliğinden, kurnazlığından -nasıl desem?- vicdansızlığından kuşkulanıyordum, ama görmezlikten geldim."

YORUMLARIMIZ

"YA EVLEN YA DA AÇLIKTAN ÖL"

Anlatıyı Penelope ve on iki hizmetçisine vererek Atwood, hem geleneksel destanlarda söylemsel olarak oluşturulan erkek anlatısını hem de Grek toplumunun hiyerarşik yapısını ve egemen siyasal düzenini yapısöküme uğratır. 

Kadının nesneleştirilmesi ve susturulması, kadın hizmetkârların köleleştirilmesi, erkek kahramanların övülmesi gibi durumlar ters yüz edilmiştir. Atwood, Homeros’un eserinde cevaplanmadan bırakılan soruları yeniden yazdığı modern eserinde iğneleyici bir dille incelemektedir.

Penelope her birine ayrı başlık verilmiş yirmi dokuz bölümden oluşmaktadır. Margaret Atwood, postmodern romanında birkaç ayrı yazın türünün karışımını üretmiştir: 29 bölümden 19 tanesinde Penelope’nin birinci şahıs anlatısı, aralara serpiştirilmiş 10 bölümde sadakate ihanetettikleri için Odysseus tarafından asılan 12 hizmetçinin koro dizeleri, 8 bölümde farklı lirik formlar ve 2 bölümde ise tiyatro biçimleri hâkimdir. 

Margaret Atwood’un Yunan mitolojisindeki Penelope’yi yeniden anlattığı eseri bir feminist revizyonist mit-yaratımı örneğidir. Feminist revizyonist mit yazımı, eski metinlerin yeniden okunması ve ataerkil ideolojinin yıkılması yoluyla yeniden yorumlanmasıdır.

  Atwood, destanı yapısöküme uğratmaya romanına Penelope (The Penelopiad) adını vererek başlar. Romanın başlığı Yunan modelinin yıkıldığına işarettir çünkü erkek kahramanın adı yerine kadın kahramanın adını tercih eder.

Atwood’un romanında yaptığı bir başka değişiklik ise anlatı biçemini değiştirmesidir. Odysseia destanının nazım biçiminden ziyade Penelope’yi nesir biçiminde yazar, ancak Antik Yunan’daki gibi koro işlevi gören hizmetçilerin bölümlerinde anlatı biçimi olarak şiiri de tercih etmiştir. Aslında, Atwood’un Odysseia okuması düzyazı ile on iki hizmetçinin sesini duyuran diğer yazı türleri arasında geçiş yapar.

Atwood, Odyssey destanının yeniden üretimini Odysseus’un duruşmasındaki video kaydı ve hizmetçiler tarafından verilen bir antropoloji dersiyle birleştirir.

Anlatım tekniği, sessiz karakterlere özne konumu sağlamıştır. Hizmetçileri “Sadece ataerkil ve egemen sınıf uğruna feda edilen sessiz kurbanlar olarak değil aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla Odysseus’u mahkemede yargılayan güçlü satiristler olarak yeniden tasarlamıştır”

Hikâyenin ironik olan kısmı ise 21. yüzyılda mahkemede yargılanan suçun tam olarak hizmetçilerin talipler tarafından tecavüze uğraması ve asılmaları değil Odysseus’un izni olmadan cinsel ilişkide bulunmalarıdır:  “Yargıç: “Bu kızlar ipe asılmayı hak edecek ne yaptılar? Savunma Avukatı: İzinsiz cinsel ilişkide bulundular.”

Atwood, kadınlara gösterilen adaletsizliği, hizmetçilerin sesiyle eleştirmeye çalışmaktadır. Böylece, okurlar, Homeros’un erkek kahramanlarının zulmünü ve toplumdaki cinsiyet eşitsizliğini fark ederler. Hizmetçilerin kolektif sesi sayesinde yaşamları boyunca ne kadar acı çektikleri mesajı verilir: “Bizler iç çekildiğinde kullanılan hayvan yavrularıydık.

Atwood “Penelope’yi bilindik haliyle, eşine sadık ideal bir kadın olarak sunarken kadın üzerindeki toplumsal baskıyı, kadının edilgen hâlini ve idealize edilen şeyin yalnızca erkeğe sadakat oluşunu eleştirir”. Diğer taraftan ise arzularına ket vurmayan ve arzularını yaşamasını ustalıkla gizleyen bir Penelope ile karşılaşılır. Atwood, bu stratejisi ile bilindik bir mitin yücelttiği ve aşağıladığı değerleri yerle bir etmektedir.

Penelope’nin dili destandaki gibi soylu, şiirsel ve retorik değildir. Hatta Penelope, zaman zaman destanın retorik dilinin gülünç bir taklidini yapar, övücü epik sıfatlarıyla ve ses tekrarı yapılan ifadelerle alay eder. Burada amaç, eril dili eleştirmek ve kalıpların dışına çıkarak eril dili alaşağı etmektir.

Eski Yunan toplumunda kadınların bir erkek ayrıcalığı olan siyasi meselelere katılma hakkı yoktur. Hatta siyasi düşmanların birbirlerine hakaret etmek için düşman anlamında “kadın” sözcüğünü kullanmaları normal karşılanmaktadır. Sadece siyasi değil diğer alanlarda da kadına ayrımcılık yapılmaktadır. Örneğin, eş seçme hakları yoktur, erkeklerin ayrıcalığı olan cinsel zevk arama hakları yoktur. Atwood’un Penelope’si kadın varlığını düzenleyen yasalara kendi olanakları dâhilinde karşı çıkmayı seçer. Taliplerini oyalama şekli bunun örneklerinden biridir.

Atwood, Homeros’un destanındaki masum Penelope’yi bazı bölümlerde bir femme fatale’e dönüştürür. Camille Paglia’ya göre femme fatale “Medusa gibi anne ya da Apollonca çekiciliğinin ardına gizlenmiş frijit bir su perisi olarak karşımıza çıkabilir. Soğuk ulaşılmazlığıyla önce çağırır, sonra davetine geleni kendinden geçirir, sonunda da yok eder…

Penelope de zaman zaman karşımıza bir anne, sadık bir eş gibi çıkarken zaman zaman da arzularıyla ve yok edici özellikleriyle çıkmaktadır. “Bu kadın arketipi içinde hem Diyonizyak-kadınsı olanı hem de Apollonik-erkeksi olan vardır.

“Kadın kahraman, ataerkil tiranlık adına birbirlerini kontrol eden, kadın dayanışmasının olmadığı bir dünyada büyür. Bu dünyada, kadınlar arasında tek tük görülen kız kardeşlik ve nezaket vardır. Bu kadınlar, isteseler bile, birbirlerine yardım etmek için çaresizdirler” Atwood, Penelope ve diğer kadınlar aracılığıyla kadınlar arasında var[mış] gibi görünen kız kardeşliği eleştirirken aynı zamanda, kadınların ataerkil baskı altında bazen birbirlerini nasıl zor durumlara soktuklarını açıkça göstermek istemiştir.

Penelope ve Odisseus’un yeniden canlanan hikayesini keyifle okuyacaksınız: Nigar



19 Ocak 2021 Salı

 2021 OCAK AYI KİTAP LİSTEMİZ



 2020 ARALIK AYI KİTABIMIZ (BİZANS SULTANI_ SELÇUK ALTUN)


KİTAP HAKKINDA
Bizans resmi tarihine göre yaşlı imparator XI. Konstantinos, başkent surlarında Osmanlı kuvvetlerine kılıç sallarken öldü. Bazı tarihçilere göre o, Türklerin elinden son anda kurtulan bir Ceneviz gemisiyle kaçmıştı. Konstantinopolis (İstanbul) düştükten sonra imparatorun cesedi bulunamadı. İstanbul'un fethinden 555 yıl sonra, üç gizemli adam Galata'da yaşayan bir akademisyene ulaştı. Onlar 1475'te İtalya'da ölen, son Bizans imparatorunun vasiyetini yerine getirmek için kurulan gizli örgüte mensuptular. Bir satranç ustası olan genç adama, XI. Konstantinos soyundan geldiğini kanıtladılar. O artık sürgündeki Bizans İmparatoru XV. Konstantinos'tu. Örgütün başına geçmek ve servetine hükmetmek için ata vasiyetinin son maddesini yerine getirmesi; vasiyetin ne olduğunu öğrenmesi içinse altı duraktan oluşan bir sınavdan geçmesi gerekiyordu. Bu roman, gezegene modern yaşamın tohumlarını atan Bizans uygarlığına bir saygı buketidir.

SELÇUK ALTUN KİMDİR?

Romancı. 19 Ağustos 1950, Şavşat / Artvin doğumlu. İlkokulu Mardin’in Derik ilçesinde bitirdi. Samsun Maarif Koleji, Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü mezunu. Yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. Önce kaymakamlık, sonra valilik yapan babasının görevi gereği çocukluğunun bir bölümü Anadolu‘nun Eskişehir, Samsun, Hakkari gibi illerinde geçti. Bir yıl İngiltere‘de yaşadı.

Özel sektörde, özellikle finans kesiminde yöneticilik yaptı. İşi gereği yurtdışına çok sık yolculuklarda bulundu. Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu görevli üyesi ve YKY Yönetim Kurulu başkanı olarak çalışmalarını sürdürdü.

Kitap ve kitap evleri üzerine kılavuz denemelerini, başta kitap-lık olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı. Oktay Rifat‘ın pek çok şiirini İngilizceye çevirip bastırarak Amerika‘da tanıtımını üstlendi.

“Postmodernizm bir akım değildir. Sadece yazılı ürünler kapsamında ele aldığımızda ise Lyotard’ın ‘durum’ tanımı da bunca birbirinden farklı yazarı birleştirici olmakta yeterli değildir. Gene de, bir romanı postmodern diye adlandırmamıza, Selçuk Altun’un romanlarını da bu tanımın içine oturtmamıza destek olacak temel öğeler bulunmaktadır. Bunların belli başlıları parodi, pastiş, parçalılık, ilinti gevşekliği, süre düzeninin bozulması, olguyla kurmaca ayrımının kalkması, tür sınırlarının kalkması ve paranoyadır. Bu öğelerin hemen hemen hepsi de Selçuk Altun’un romanlarında çeşitli yoğunluklarda yer almaktadır.” (Güven Turan)

“Selçuk Altun öyküsüne hayat görüşünü de katan, yazarken kim alınır kim kırılır diye düşünmeyen bir yazar. Romanlarında kendisini rahatsız eden konulara değinirken kalemini hiç sakınmıyor. Kendince doğru, başkalarına göre aşırı sayılabilecek hassasiyetlerini satır aralarında değil, açık açık dile getiriyor. Hayat görüşünün birçok açıdan toplumun genel kabulleriyle çeliştiği de açık. Sakin ve huzurlu bir okuma isteyenlere bu yönü ters gelebilir, okurken düşünmeyi sevenler için ise çekici bir yanı olduğu su götürmez.” (Barış Müstecaplıoğlu)

ESERLERİ:

ROMAN: Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir (2001), Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca (2002), Kurşun Lezzeti (2003), Annemin Öğretmediği Şarkılar (2005).

ARAŞTIRMA: Erhan Bener’in Dünyasına Yolculuk (2004).

ÇEVİRİ: Seçme Şiirler (1997).

KİTAPTAN ALINTILAR

“Atatürk’ün sence yaptığı en önemli yanlış neydi?” sorusuyla beni şaşırtmıştı.
-“Erken ölmek?”

"Türk erkeklerinin bir sefilliği de kadınları kuluçka makinesi bellemektir."

"Nice vatandaşım gündemdeki yolsuzluklara tuttukları takımın kaçan penaltısı denli üzülmez, gazete bile okumaz, ama yavan televizyon dizilerine tutkuyla kilitlenirdi."

"“Ak göğsün arası Zemzem pınarı

                                                    İçsem öldürürler, içmesem öldüm.”
"Anneannem akvaryum almayınca, denizlerimizde görülen 27 tür köpekbalığını sayarak onu topa tutmuştum. İnsanları tanıdıkça tüm hayvanları sayacaktım."

"Bana tarihi üç sözcüğe sığdır dense, formülüm “Tarih = Hırs + Şans – Basit Hatalar”dır."

"Bizans'ta taç giymek, ucu açık bir ölüm fermanını peşinen almak demekti."

"Avrupa, İskenderiye Kitaplığını talan eden Araplara gösterdiği tepkinin onda birini, kenti eşsiz Konstantinopolis Kütüphanesi’ne varana dek yağmalayan Haçlılara göstermiş midir?"
""Bizans Sultanı" aynı zamanda, Konstantinopolis'i ele geçiren Sultan II. Mehmet'in takma adıydı."

"Herakleonas, su görmekten korkardı. Boğaziçi'ne, yürüyerek geçmesi için, boydan boya gemiler dizildi. Güzergahın iki tarafına bitkilerden duvar örülerek su görmesi önlendi. Seferden zaferle dönüldü."

"11 yüzyıl ayakta kalan Bizans'ı 88 imparator yönetti ve 65'i saray darbesine maruz kaldı. 29'u vahşice öldürülürken 13'ü manastıra sığındı."

"Hocalığa başlarken Eugenio, "Öğrencilerin sana emanet mum taneleridir, unutma" demişti. Daha fazlasını yaptım, onların titrek ışıklarıyla içimi ısıttım."

"Fatih Sultan Mehmet Bizans'ın hem doğru, hem de eğrisinden beslendi. "Annen Hıristiyan'dı, bize katıl tüm Avrupa'ya egemen ol" diyen Papa'nın tuzağına düşmedi. Çok zeki, filozof duruşlu, oyunbaz ve mağrurdu. Hedefi, Büyük İskender'in Doğu'da başardığını Batı'ya giderek ve hükümran kalarak yinelemekti."

"Bir zamanlar Bizans entrika sözcüğüyle eş anlamlıydı. Bu imajı giderek değişti. Bence Bizans, Batı ile Doğu'yu harmanlayıp döneminin en önemli uygarlığı konumuna geldi ve Rönesans'ı ateşledi."

""Sümela" adını, Yunanca karanlık anlamına gelen melas'tan ödünç aldı derler. Karanlığı severim, her tonunun değişik bir tadı vardır, şiirlerden bilirim."

"Kapadokya'nın Persçede, güzel atlar ülkesi anlamına gelen bir deyimden türediğine inanmıyorum. Bu sessizlik ummanına, deveden daha uygun bir simge olamazdı."

"Ders kitaplarımıza göre Fatih, çağ açıp çağ kapayan bir dahi lider; bibliyofil ve sanatsever bir bilge; Batılı hizipler tarafından zehirlenmese Avrupa kıtasını ele geçirecek bir eşsiz padişahtı. Batılı çağdaşlarıysa onu uygarlık ve Hıristiyanlık düşmanı bir acımasız, büyük oğlu II. Bayezid tarafından zehirlenen kaypak bir biseksüel bellemişti."

"Duvarında " her ölüm erken ölümdür." yazan bir kuru çeşmenin yanindan geçen, sokak köpeklerinin seğirttiği veya bir küme yabani incir ağacının önünde biten ince yollarda yürüdükçe dinlendim. Adsız sokaklarda sessizlikle serinliğin düetini dinledim. Gökyüzü karadikça her köşenin kendi ışığını salgıladığını fark ettim."

YORUMLARIMIZ

Bizans Sultanı Romanı Kahramanı otuz üç yaşına geldiğinde sürpriz bir durumla karşılaşır. Kendisine Bizans Sultanı olduğu söylenir. Üstelik gösterilen kanıtlar da oldukça etkileyicidir. Bizans Tarihine göre son imparator XI. Konstantinos İstanbul’un Fethi sırasında Osmanlı Kuvvetleriyle çarpışırken ölmüştür. Bazı tarihçilere göre de XI. Konstantinos’un Osmanlı Kuvvetlerinin ellerinden kurtulup bir Ceneviz gemisiyle kaçarak İtalyada sürgün hayatı yaşadığı ve 1475 yılında öldüğü söylenmektedir.

Bizan Sultanı Romanı bu ikinci senaryodan esinlenerek kurgulanmış bir romandır. XI. Konstantinos, kendisinden sonra gelecek olan varislerine bir vasiyet bırakmıştır. Vasiyete ulaşmak için altı aşamalı bir sınavdan geçmek ve sırları çözmek gerekmektedir. Aradan geçen 555 yılda bu aşamalar tamamlanıp sonuca ulaşılamamıştır. 2008 yılında otuz üç yaşına giren Roman Kahramanı Halas, XI. Kontantinos’un ölmeden önce vasiyetini, gizli tahtını ve servetini emanet ettiği üç soylunun kurduğu, ‘’Hukukun Muhafızı’’ anlamına gelen Nomo adlı örgütten, olmayan Bizans Tahtı teklifini alır.

Halas İstanbul Galata Kulesi mevkiinde yaşayan, varlıklı bir ailenin torunudur. Amerikalı olan babasıyla annesi boşanmış, dedesi vefat etmiş, anneannesi ve annesiyle yaşamaktadır. Çok okuyan, kültürlü, yurt dışında eğitimini tamamlayan, satranç oynamayı seven Halas, Boğaziçi üniversitesinde ders vermektedir. Kendisine sunulan teklifi inandırıcı bulmaz ama iyi bir oyun içinde olduğunu düşünerek kabul eder. Böylece Halas’ın Bizans Sultanı olma yolunda başarması gereken altı aşamalı sırlarla dolu macerasına eşlik eden okuyucu, hem Halasın günümüzdeki yaşantısına hem de Bizans kültürü hakkında yoğun bilgiler ışığında sayısız yerleri gezmeye tanıklık edecektir.

Yazar Selçuk Altun’un engin tarihi bilgisini araştırma, gezip inceleme ile de desteklediğini öğrendiğimizde; böyle bir kurgunun, kültürel alt yapı karşısında zayıf kaldığını düşünmeden edemiyoruz. Başka bir kurguyla yazılsa bilgiler okuyucuda daha kalıcı yer eder miydi acaba?

İlk kez Selçuk Altun Romanı okuduğumuz için yazarın romanlarına ilişkin bazı ortak özelliklerini de öğrenmiş olduk. Selçuk Altun, bu romanında da olduğu gibi romanlarında sıkça okuyucusunun karşısına çıkıyormuş. Ayrıca roman kahramanları genellikle varlıklı, kültürlü, zevk sahibi, zeki kişilermiş. Romanda Bizans sırlarının yanında, günümüzde yaşayan Halas’ın hayatının sırları da devam etmektedir. Babasının ve sevgilisinin gizemleri, hatta kitabın son sayfalarına kadar roman kahramanının adı dahi bir sır olarak saklanıyor.

Bu romanı okumayı tercih etmek bize, kitapları Amerika’da ve İngiltere’de çok sevilen ve gerçek bir bibliyofil olan Yazarımız Selçuk Altun’u tanımamıza vesile oldu. Ayrıca medeniyetler beşiği olan Anadolumuzun sahip olduğu kültürel zenginliklere karşı büyük bir merak ve bunların açığa çıkarılması, korunması konusunda büyük bir istek uyandırdı. Daha çok gezilip görülecek zenginlikler olduğu gibi, bunlara ulaşabilen daha çok nesiller de olmalı.

Merak uyandıran ve bilgi sunan, sürükleyici bir roman. Bir kitaptan başka daha neler istenir ki…..

İYİ OKUMALAR: SELMA

22 Aralık 2020 Salı

 2020 ARALIK AYI KİTAP LİSTEMİZ






 2020 KASIM AYI KİTABIMIZ (DOĞU AVRUPA'DA YOLCULUK GABRİEL GARCİA MARQUEZ)


KİTAP HAKKINDA

ınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç acele etmiyorlar, telaş yok, sanki yaşamak için her şeyi ağırdan alıp tüm vakitlerini kullanıyorlar. Burada da köylerdeki aynı saf, iyi kalpli ve sağlıklı kalabalık kitleler var ama devasa boyutlarda.

Doğu Avrupa'da Yolculuk Gabriel García Márquez'in 1950'lerde gazeteci olarak Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelere yaptığı seyahatin bir güncesi. Doğu Almanya'dan başlayıp Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği'ne uzanan bu serüven boyunca okurlar Márquez'in hem yol arkadaşları ve tanıştığı kişilere dair gözlemlerini hem de dönemin toplumsal ve siyasi gelişmeleriyle ilgili yorumlarını bulacaklar, elbette hepsi yazarın kendine has renkli anlatımıyla.

Kitap, Paris’teki bir dergide grafikerlik yapan Fransız Jacqueline, Milano’da dergi muhabirliği yapan İtalyan Franco ve Kolombiya’dan gazetecilik yapmak için Frankfurt’a gelen Marquez’in 1957 yılında demir perdenin ardını görmek için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Marquez kimi zaman arkadaşlarıyla kimi zaman da tek başına yaptığı üç aylık yolculuk Almanya, Çekoslovakya, Polonya, SSCB ve Macaristan’ı kapsar.

Kitap Marquez'in ölümünden sonra yayınlanmış.

 GABRIEL GARCIA MARQUEZ

Kolombiyalı, tüm Latin Amerika’da Gabo olarak bilinen yazar, romancı, hikayeci ve oyun yazarı.

1972’de Neustadt Uluslararası Edebiyat Ödülü’nü, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, 20. Yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak nitelendirilmektedir.

‘Büyülü Gerçeklik’ akımının önde gelen isimlerinden biri olmuştur.

1967 yılında yayımladığı Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri Marquez’i dünya çapında bir şöhrete kavuşturmuştur.

Yaprak Fırtınası, Kolera Günlerinde Aşk, Albay’a Mektup Yok, Hanım Ana’nın Cenaze Treni, Mavi Köpeğin Gözleri, Kırmızı Pazartesi… eserlerinden bazıları.


Sayfa Sayısı: 144

Baskı Yılı: 2016

KİTAPTAN ALINTILAR

"Varşova kitap dolu, fiyatları da acayip bir şekilde ucuz. Çok rağbette olan bir yazar varsa o da Jack London. Halka açık okuma salonları var, sabahın saat sekizinden itibaren dolmaya başlıyor; ama Polonyalilar buralarda oturmakla yetinmiyorlar, hayatın her bir boşluğunu okumayla dolduruyorlar. Tramvay beklemek ya da temel ihtiyaç maddelerini almak için girdikleri kuyruklarda -ki bunlar bütün gün sürüyor-Polonyalilar, biraz da huşu içinde denebilecek bir dalgınlıkla kitap, dergi ve propaganda broşürleri okuyor."

“Hayatta hiçbir bakış açıları olmayan, hayattan hiçbir şekilde zevk almayan, bir pişmanlık havası içinde ve her Allah’ın günü muhteşem bir geçmişi yâd ederek yetiştirilmiş, cahil bir kuşak.”

"Kaderi için kaygılanan bir kadına göre, kaçık bir çorap ulusal bir felakettir."

"Yeniden yaşanamayacak ve açıklanamayacak bir duyarlılıkla dolu anlar vardır."

"Bense misafir kabul etmek için saçını başını taramış bir Sovyetler Birliği görmek istemiyordum. Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir."

"Hitler, Ruslar artık evinin kapısına dayandıklarında intihar etmeden bir saat önce, metroya sığınmış olan insanlar çarpışmak için sokağa çıksınlar diye metroya su basmaları emrini vermiş."

"Bize hiçbir şey ödemesinler ama bıraksınlar canımızın istediğini söyleyelim."

"Auschwitz’de hiçbir şey yerinden oynatılmamış. Cesetleri yaktıkları fırınlar, üç bölümlü bir yerin en sonunda; birincisi, içinde iki düzine duşun bulunduğu küçük bir banyo odası. Uluslarası Kızılhaç komisyon üyeleri kampı denetlediklerinde, Naziler onları hijyen düzenine inandırmak için bu masum odaları gösteriyorlarmış. Bu komisyonların orada atık su borularının bulunmadığının nasıl olup da farkına varmadıklarını insan anlayamıyor. O duşlardan hiçbir zaman su akmamış: Zehirli gaz çıkarken Hitler’in parası bu pahalı lüksü karşılamaya yetiyormuş. Daha sonra duş sistemine bağlanan fırınlardan yalnızca duman çıkar olmuş. Bölümlerden ikincisi soğutucu bir oda. Hesaba göre, bir zaman gelmiş Naziler günde 250 kişiyi öldürüyorlarmış. Fırınlar yetmez olmuş. Kışın bile cesetlerin yakılmak için soğutucu odada beklemeleri gerekiyormuş."

"Belki de Stalin'in en büyük hatası her şeye karışması olmuştu: Özel hayatın en gizli noktalarına kadar karışıyordu. Herhalde Sovyetler Birliği'nde solunan fazilet taslama havası buradan geliyor."

“İnsan Moskova’da beş apartman dairesi sahibi olabilir mi?”
“Elbette olabilir,” diye karşılık verdiler. “Ama bir insan aynı anda beş apartmanda birden nasıl oturabilir?”

"Doğu Berlin'in içine nüfuz edildikçe, bir sistem değişikliğinden fazlası olduğu anlaşılıyor. Brandenburg Kapısı'nın her iki yanında birbirine zıt iki ayrı zihniyet var."

"Frank Kafka’nın kitapları Sovyetler Birliği’nde bulunmuyor. Onun zararlı bir metafiziğin havarisi olduğunu söylüyorlar. Yine de Kafka’nın Stalin’i anlatan en iyi yazar olması mümkün."

"Halk ağır sanayideki kalkınmayı görmüyor, kahvaltıda sahanda yumurta yemek kimsenin umurunda değil, gördükleri tek yenilik Almanya'nın bölümüş olması ve ortalıkta makineli tüfeklerle Rus askerlerinin dolaşması. Batı Alman halkı da aynı şeyi görüyor: Ülke bölünmüş ve Amerikan askerleri son model arabalarda dolaşıyorlar. İkisi de protesto etmiyor; çünkü savaşı kaybettiklerini ve şimdilik boyunlarının bükük olduğunu biliyor. Ama hepsi de, sosyalizmden ya da kapitalizmden söz etmeden önce, ne istediklerini gizli gizli biliyorlar: istedikleri şey, Almanya'nın birleşmesi ve yabancı birliklerin ülkeden çıkarılması."

"Ne korkunç şey," diye mırıldandı Franco. "Hiç bu kadar umutsuz insanlar görmemiştim."

‘İşi şansa bırakmaktan başka çare yoktu. Frankfurt’ta Almanca olarak bir Alman filmi daha seyredeceğimiz bir gece daha geçirme tehlikesi karşısında Franco yolculuk için yazı tura attı.Tura çıktı. “Okey” dedi.” Sınırda deli numarası yaparız .”’

‘İnsanlar mükellef bir kahvaltı yapıyor ancak hayata küsmüş, perişan mutsuz’

‘Daha ilk dakikadan itibaren insan burada hayatın zor olduğunu büyük felaketler içinde acı çekmiş olduğunu fark ediyor.’

‘Varşova kitap dolu, fiyatları da acayip bir şekilde ucuz.’

‘Halka açık okuma salonları var. Polonyalılar hayatın her bir boşluğunu okumayla dolduruyor. Tramvay beklerken, temel ihtiyaçlarını almak için sırada beklerken. Ki bu tüm gün sürüyor.’

‘Varşova’nın mimari birliğinde kazara oluşmuş bir çıkıntı var: Sovyetler Birliği’nin hediyesi ve Moskova’daki Eğitim Bakanlığı’nın birebir kopyası olan Kültür Sarayı. Polonyalılar –onlara Ruslardan söz edilmiyor; çünkü hemen küfretmeye başlıyorlar- sonunda o binayı dinamitleyecekler.

Buchenwald Toplama Kampı’ndayken Alman rehberimiz şöyle demişti:” Bizim talihsizliğimiz şu ki, bizler bir katliamı organize ederken bile bilim adamları gibi davranırız”

‘Avusturya ‘da, üzeri çiçeklerle süslü, çam kokulu, koskoca bir kalıp sabun görmüştüm. İçimizden birinin, bu sabunun amcasından elde edildiğine inanması için yeterli nedenleri vardı.’

‘Coşku ve heyecan gösterirken bile ölçüyü kaçıran bir deliler ülkesine girmiş gibiydik sanki’

YORUMLARIMIZ

Gabriel Garcia Marquez bir gezi yazısının içinde tarih, siyaset, ekonomi, sosyoloji ve günlük hayatı çok akıcı ve sade bir dille anlatmış. Hatta okurlarına gittiği yerleri yaşatmış.

Bu kitap soğuk savaş dönemi sonrası Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı seyahatin bir güncesi.

Tam bir yolculuk kitabı. Doğu Avrupa’yı, Demir Perde ülkelerini merak edenler için okunabilecek en objektif kitap.

“Hiç bu kadar umutsuz insanlar görmemiştim” Eğer kitap bir cümleyle özetlenebilseydi, kuşkusuz bu cümle olurdu o özet.

Özellikle Sovyetler Birliği ile ilgili çarpıcı tespitlere yer vermiş.

Son derece başarılı bir eser.

Bu kitap bir seyahatnameden çok daha fazlası.


"Kitabın en kıymetli yanı, o tarihlerde doğu bloğu olarak görülen ülkelerin her birinin ne kadar farklı iç dinamiklerinin olduğunu göstermesiydi. bu ülkelerin bugün bağımsız olarak büründükleri farklı kimlikleri görünce marquez’in 1950’lerdeki gözlemlerinin ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılıyor. özellikle auschwitz kampını gezdiği bölümde almanlar ile ilgili gözlemleri, hollywood filmleri tarzının aksine çok daha çarpıcı ve gerçekçi. olan biteni bütün çıplaklığıyla, duygusallığa yer vermeden sertçe yüzünüze vuruyor. "

"Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde Sovyetler Birliği'nden getirdiler ve halkı dikkate almadan buraya koydular." diyen Marksist öğrencilerin ağızlarından dökülen tümcenin trajikomik-ironikliği oldu. Halkı dikkate almamak ne büyük bir gaflet! Sizce de öyle değil mi?"

"Harika bir gözlem, gerçekten cesur ifadeler... Marquez’in bu kitabını tanımlayan en güzel ifadeler bence. Bir çoğumuzun dikkatini çekmeyecek konulara değinmiş, aynı zamanda beyefendi üslubunu da yitirmemiş. Doğu Avrupa’nın katı, sosyalist düzenini bir çok zaman kuralları çiğneyerek gözlemlemiş, insanlarla konuşmaya çalışmış."

"Gabo, aslında Castro'dan dolayı yakın olduğu sosyalizmi kendi topraklarında görme fırsatı bulur. Soğuk Savaş yıllarında, arkadaşları ile birlikte, Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya ve Sovyetler Birliği'ni ziyaret eder. Gazeteci kimliğini öne çıkararak söylenenleri degil gördüklerini tarafsızca anlatır.

Başlığından dolayı gezi notları çağrışımı yapsa da, aslında kitap Demir Perde altında, Sovyet baskısı ile yaşayan ulusların sosyolojik çözümlemelerini içeren çok güzel bir metin. Kabullenmiş çaresizliği, tepkisizliği, belki de savaşı bir daha kaybetmiş olmanın bıkkınlığını yaşayan umutsuz Doğu Almanlar, Sovyet etkisinin farkedilmediği, politikadan uzak mutlu bir hayat süren Çekler, ardı ardına yaşadıkları felaketkerin sonucu yoksulluk içinde yaşayan, ama hep kitap okuyan, her firsatta devrimin burada tutmadığını dile getiren umutlu Polonyalılar, ekmek kuyruklarından daha uzun piyango kuyrukları oluşturan, korku ve güvensizlik içinde boğulsalar da  özgürlük için canlarını feda eden ve etmekten çekinmeyen Macarlar. Bir de Sovyetler var tabi. Ortalıkta görünmeyen otoritenin yönettiği kusursuz tiyatro düzeninde, delilik derecesindeki coşku ve heyecanla rollerini eksiksiz oynasalar da, gerçekte fakir ama iyi kalpli, dost canlısı Sovyetler.

Soğuk Savaş, her iki bloğun da diğerinden daha iyi olduğunu kanıtlamak için birbiriyle yarıştığı bir proganda savaşıydı. Ve tek kaybedenin insanların olduğu..."

İyi okumalar. Demet