28 Eylül 2023 Perşembe

 

KOLERA GÜNLERİNDE AŞK/ GABRİEL GARCİA MARQUEZ/ 2023 YAZ KİTAPLARIMIZ

 


KİTAP HAKKINDA

Kolera Günlerinde Aşk, bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. Gabriel Garcia Marquez'in, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgârlarının esintileri arasında, Gabriel Garcia Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel Garcia Marquez'in başyapıtı sayılan Yüzyıllık Yalnızlık'ın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor.

/Tanıtım bülteninden alıntı

GABRİEL GARCİA MARQUEZ KİMDİR?

Gabriel García Márquez veya tam adıyla Gabriel José de la Conciliación García Márquez (6 Mart 1927 - 17 Nisan 2014), tüm Latin Amerika'da Gabo lakabıyla bilinen Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar, romancı, hikâyeci ve oyun yazarıdır.

 

20. yüzyılın en önemli yazarlarından birisi olarak nitelendirilen Márquez, 1972 yılında Neustadt Uluslararası Edebiyat Ödülü'nü ve 1982 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır.

Montessori eğitim modelini benimsemiş bir anaokulunda eğitim gördü. Sucre'ye geldikten sonra, Gabriel'in resmi eğitimine başlamasına karar verildi ve Río Magdalena'nın ağzındaki bir liman kenti olan Barranquilla'da bir staja gönderildi. Orada, mizahi şiirler yazan ve mizahi çizgi romanlar çeken ürkek bir çocuk olma konusunda bir üne kavuştu. Atletik faaliyetlerde ciddi ve az ilgi duyduğu için sınıf arkadaşları tarafından "El Viejo" olarak anılmıştır.

 

García Márquez, 1940'tan itibaren Colegio jesuita San José'de (bugün Instituto San José'de) lise yıllarını tamamladı ve ilk şiirlerini Juventud'daki okul dergisinde yayınladı. Daha sonra, Hükûmet tarafından verilen bir burs sayesinde Gabriel, Bogotá'ya okumaya gönderildi. Başkentten bir saat uzaklıktaki Liceo Nacional de Zipaquirá'ya taşınarak, orta öğrenimini burada tamamladı. Kendi imkanlarıyla okumaya çalıştığı Hukuk Fakültesindeki eğitimini yazar kariyeri için yarıda bıraktı.

 

Genç yaşından itibaren, hiç çekinmeden dış politika ve Kolombiya'yı eleştirdi. 1958 senesinde Mercedes Barcha ile evlendi ve Rodrigo García ve Gonzalo García isimli iki çocuğu oldu. Meksikalı yazar ve gazeteci Susana Cato'yla evlilik dışı ilişkilerinden doğan Indira Cato adında bir de kızı vardır. Marquez'in yaşamı boyunca varlığını gizlemiş olan kızının kimliği kendisinden sonra hayatını kaybedecek olan eşi Mercedes Barcha'nın(2020) ardından yakınları tarafından duyurulmuş.

 

García Márquez, yazar olarak başladı ve beğeni toplamış kurgusal olmayan çalışmalar ve kısa hikâyeler yazdı. En iyi bilinen romanları Yüzyıllık Yalnızlık (1967), Başkan Babamızın Sonbaharı (1975), Kırmızı Pazartesi (1981) ve Kolera Günlerinde Aşk (1985) olmuştur. En önemlisi sıradan ve gerçekçi durumların aksine sihirli öğeleri ve olayları kullanan Büyülü Gerçekçilik olarak adlandırılmış bir edebiyat tarzı yaygınlaşırken, eserleri önemli eleştirel beğenileri ve geniş bir ticari başarı elde etti. Bazı eserlerinde Macondo (doğduğu şehir olan Aracataca'dan esinlenerek) ismi verilen kurgusal bir köyü anlatır ve çoğunda yalnızlık teması işlendiği gözlemlenir.

 

17 Nisan 2014 tarihinde Meksika'daki evinde 87 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra, Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, onu "bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı" olarak lanse etmiştir.

 

Yazarın kişisel arşivi ölümünün ardından ailesi tarafından Amerika'nın Austin kentinde bulunan Teksas Üniversitesi'ne satıldı. Arşivde, Marquez'in kitaplarından onun el yazısı ile orijinal kopyaları ve Graham Greene, Gunter Grass ve Carlos Fuentes gibi yazarlarla yaptığı yazışmalara ait mektuplar da bulunmaktadır. Teksas Üniversitesinden yapılan açıklamada arşiv için 2,2 milyon dolar ödendiği belirtilmiştir. Marquez’in külleri, 2015 yılının Aralık ayında Meksika'dan Karayipler’deki Cartagena kentine getirileceği bildirilmiştir. Nitekim açıklandığı gibi yazarın küllerinin bir kısmı Cartagena'ya taşınmış, kalan kısmı ise Meksiko şehrinde bırakılmıştır.

 

2015 yılında The Washington Post'un bulduğu arşivlere göre; FBI'ın 24 yıl boyunca (1961'den 1985'e kadar) Marquez'i takip ettiği ortaya çıktı. Takibin sebebinin Marquez'in Kübalı haber ajansı Prensa Latina'nın kuruluşuna yardımcı olması, olduğu söyleniyor. Marquez'in 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü almasına rağmen, 3 yıl daha takip edildiği bildirildi.

 

Stili

Her kitapta farklı bir yol çizmeye çalışıyorum... . Biri tarzı seçmiyor. Bir tema için en iyi stilin ne olacağını araştırabilir ve keşfetmeye çalışabilirsiniz. Ama üslubu konuya göre, zamanın ruh haline göre belirler. Uygun olmayan bir şey kullanmaya çalışırsanız, işe yaramaz. Sonra eleştirmenler bunun etrafında teoriler kurarlar ve benim görmediğim şeyleri görürler. Ben sadece bizim yaşam tarzımıza, Karayiplerin yaşamına yanıt veriyorum.

 

García Márquez, okuyucunun hikaye geliştirmede daha katılımcı bir role zorlanması için görünüşte önemli ayrıntıları ve olayları dışarıda bırakmasıyla dikkat çekti. Örneğin, Albay'a Kimse Yazmaz'da ana karakterlere isim verilmez. Bu uygulama, önemli olayların sahne dışında gerçekleştiği ve izleyicinin hayal gücüne bırakıldığı Antigone ve Oidipus Rex gibi Yunan trajedilerinden etkilenir.

 

Gerçekçilik ve Büyülü Gerçekçilik

Gerçeklik, García Márquez'in tüm eserlerinde önemli bir temadır. İlk çalışmaları hakkında (Yaprak Fırtınası hariç), "Kimse Albay'a Yazmaz, Kötü Saatte ve Koca Ana'nın Cenazesi, Kolombiya'daki yaşamın gerçekliğini yansıtıyor ve bu tema kitapların rasyonel yapısını belirliyor. bunları yazdığınıza pişman olmayın, ancak çok durağan ve dışlayıcı bir gerçeklik görüşü sunan önceden tasarlanmış bir tür literatüre aittirler."

 

Diğer çalışmalarında gerçeğe daha az geleneksel yaklaşımlarla daha çok deney yaptı, böylece "en korkunç, en sıra dışı şeyler ölü bir ifadeyle anlatılıyor". Sıkça alıntılanan bir örnek, Yüzyıllık Yalnızlık'ta çamaşırları kurutmak için asarken bir karakterin cennete fiziksel ve ruhsal yükselişidir. Bu eserlerin tarzı, Kübalı yazar Alejo Carpentier tarafından tarif edilen ve büyülü gerçekçilik olarak etiketlenen "muhteşem krallığa" uyuyor. Edebi eleştirmen Michael Bell, García Márquez'in stili için alternatif bir anlayış önerir, çünkü sihirli gerçekçilik kategorisi, ikiye ayırma ve egzotikleştirme olduğu için eleştirilir, "gerçekten tehlikede olan şey, duygusallığa kapılmadan gündüz dünyasına açık kalabilen psikolojik bir esnekliktir. modern kültürün kendi iç mantığıyla zorunlu olarak marjinalleştirdiği veya bastırdığı bu alanların dürtüleri." García Márquez ve arkadaşı Plinio Apuleyo Mendoza, çalışmalarını benzer şekilde tartışıyorlar.

 

Kitaplarınızdaki gerçekliği ele alma biçiminiz... büyülü gerçekçilik olarak adlandırıldı. Avrupalı okuyucularınızın genellikle hikayelerinizin sihrinin farkında olduklarını ancak arkasındaki gerçeği göremediklerini hissediyorum... Bunun nedeni kesinlikle onların akılcılığının, gerçeğin domates ve yumurta fiyatlarıyla sınırlı olmadığını görmelerini engellemesidir.

Roman, novella ve öykü

Yaprak Fırtınası, 1955 (La hojarasca)

Albaya Mektup Yazan Kimse Yok,1961 (El coronel no tiene quien le escriba)

Hanım Ana'nın Cenaze Töreni,1962 (Los funerales de la Mamá Grande)

Şer Saati,1962 (La mala hora)

Yüzyıllık Yalnızlık,1967 (Cien años de soledad)

Sevgiden Öte Sürekli Ölüm,1970 (Muerte constante mas alla del amor )

Mavi Köpeğin Gözleri,1973 (Ojos de perro azul)

Başkan Babamızın Sonbaharı,1975 (El Otoño del patriarca)

İyi Kalpli Erendira ile İnsafsız Büyükannesinin İnanılmaz ve Acıklı Öyküsü,1978 (La increíble y triste historia de la cándida Eréndira y de su abuela desalmada)

Kırmızı Pazartesi,1981 (Cronica De Una Muerte Anunciada)

Kolera Günlerinde Aşk,1985 (El amor en los tiempos del cólera)

Labirentindeki General,1989 (El general en su laberinto)

On İki Gezici Öykü, 1992 (Doce cuentos peregrinos)

Aşk ve Öbür Cinler, 1994 (Del amor y otros demonios)

Benim Hüzünlü Orospularım, 2004 (Memoria de mis putas tristes)

Edebiyat dışı

Bir Kayıp Denizci,1970 (Relato de un náufrago)

Latin Amerika'nın Yalnızlığı,1982

Marquez'le Konuşmalar Plinio Apuleyo Mendoza ile birlikte,1982 (El olor de la guayaba. Conversaciones con Plinio Apuleyo Mendoza)

Şili'de Gizlice (Miguel Littin'in Serüveni),1986 (La aventura de Miguel Littín clandestino en Chile)

Bir Kaçırılma Öyküsü,1996 (Noticia de un secuestro)

Anlatmak İçin Yaşamak,2002 (Vivir para Contarla)

Kaynak: Vikipedi


 

FİLM HAKKINDA

Senaryosunu Nobel ödüllü Latin Amerikalı yazar Gabriel García Márquez'in 1985 tarihli aynı adlı romanından (İspanyolca:El Amor en los Tiempos del Cólera) Ronald Harwood'un uyarlayıp yazdığı filmi Mike Newell yönetmiştir. Garcia Márquez'in eserleri daha önce de Latin Amerikalı ve İtalyan yönetmenler tarafından sinemaya aktarılmıştı, ama bu film Hollywood'da yapılmış ilk Garcia Márquez uyarlaması olma özelliğini taşıyor. Márquez romanlarının özgün dili olan İspanyolca dışında bir dilde sinemaya aktarılmasını istemiyordu. Filmin yapımcısı Scott Steindorff kitabın film haklarını alabilmek için Gabriel García Márquez'in peşinden 3 yıl boyunca koşmuş ve sonunda istediğini alabilmişti.

 

Görüntüleri Affonso Beato'ya ait olan filmin müziklerini de Brezilyalı besteci Antonio Pinto yapmıştır. Önemi rollerde Giovanna Mezzogiorno, Javier Bardem, Benjamin Bratt, John Leguizamo ve Liev Schreiber oynamışlardır. Filmin tema müziği olan Despedida'nın bestesini Pinto ile birlikte yapıp yorumlayan Shakira, şarkının sözlerini de yazmıştır. Shakira da Márquez gibi Kolombiyalıdır. Filmin bu tema şarkısı 2008'de En İyi Özgün Şarkı dalında Altın Küre ödülüne aday gösterilmişti.

 

Filmin çekimlerinin büyük bölümü García Márquez'in memleketi olan Kolombiya'nın tarihi şehri Cartegena'da yapılmıştır. Filmde 19. ve 20. yüzyıllar arasında 50 yıllık bir zaman dilimine yayılan ve üç kişi arasında geçen tutkulu bir aşk öyküsü anlatılmaktadır.

Kaynak: Vikipedi


KİTAPTAN ALINTILAR

" Salgın başladığı gibi ansızın bitti, hasarın niceliği de hiçbir zaman bilinemedi; saptanması olanaksız olduğundan değil, kendi felaketimizden duyduğumuz utancın bizim en olağan özelliklerimizden biri olduğundan."

"Karşılıklı kuşkulara karşın, onu ne denli sevdiğini bilmeden göçüp gitmemesi için ona bir ancık daha olsun bağışlamasını dilemişti Tanrı’dan; birbirlerine söyleyemedikleri her şeyi söylemek, geçmişte yaptıkları kötü şeyleri yeniden daha iyi yapmak için onunla birlikte sürdüğü yaşama yeni baştan başlamak için dayanılmaz bir istek duydu içinde."

“Ancak Tanrı’nın sonsuz lütfuyla var olabilen saçma bir icattı evlilik. Birbirini yeni tanıyan, aralarında hiçbir akrabalık olmayan, yapıları başka, kültürleri başka, hatta cinsleri bile başka iki insanın birden bire kendilerini birlikte yaşamaya,aynı yatakta yatmaya,belki de her biri başka başka yönlere gitmek üzere çizilmiş iki yazgıyı bölüşmeye mahkum bulmaları her türlü bilimsel düşünceye aykırıydı.”

“Yaşamda gereksinim duyduğum tek şey, beni anlayan birisi.”

“Umarsız bir kimsenin sayıklamaları olduğuna kendini inandırmış olmasaydı, bu açıklamalar o yaşta bile yaşamını değiştirebilirdi.”

“Aşk diye bir şey varsa, ayrı bir şeydi: Başka bir yaşamdı.”

“Kolera, daha kalabalık, daha yoksul olan zenci nüfus için daha amansız oldu, ama gerçekte ne renk, ne soy sop ayrımı gözetiyordu.”

“Savaş dağlarda.

“Kendimi bildim bileli kentlerde insanlar kurşunla değil, kararnamelerle öldürülüyorlar.”

“Evliliklerinin altın yılını kutlamışlardı ve birbirleri olmaksızın ya da birbirlerini düşünmeksizin bir an bile yaşayamıyorlardı; yaşlılıkları ilerledikçe bunun daha az bilincine varıyorlardı. Hiçbiri bu karşılıklı köleliğin sevgiye mi yoksa rahatlığa mı dayandığını bilmiyordu ama ellerini yüreklerini koyup hiçbir zaman sormamışlardı bu soruyu kendi kendilerine; çünkü ikisi de yanıtını bilmezlikten gelmeyi yeğlemişlerdi hep.”

“Florentino Ariza'nın yanıtı, gecelerle birlikte, tam elli üç yıl, yedi ay, on bir günden beri hazırdı:

"Bütün bir yaşam boyu, " dedi.”

“Jeremiah de Saint-Amour, hiçbir anlamı olmayan bir tutkuyla seviyordu yaşamı; denizi ve aşkı seviyordu, köpeğini ve onu seviyordu ve gün yaklaştıkça, ölümü kendi kararlaştırdığı bir şey değilmiş de, amansız bir yazgıymış gibi umarsızlığa yenik düşüyordu”

“... sandığı gibi, gece yarısından beri biriken yaşlar değildi bunlar; başkaydı bu gözyaşları: tam elli bir yıl, dokuz ay, dört günden beri içinde boğulmuş olan gözyaşları.”

"Kim olursa olsun , herkes kendi ölümünün sahibidir ; o an gelip çattığında yapabileceğimiz tek şey , insanların korkusuz ve acısız ölmelerini sağlamaktır. "

“...ölüm meleği bir an çalışma odasının serin alacakaranlığında dalgalanmış, sonra ardında tüyden bir iz bırakarak pencereden çıkıp gitmişti, ama çocuk görmemişti onu.”

Sessizliğin içinde dalgın bir ses işitildi: "O yaşta insan, daha yaşarken yarı yarıya çürümüştür."

" Yüz yaşıma geldim ; her şeyin,  evrendeki yıldızların bile yer değiştirdiğini gördüm  , ama bu ülkede hiçbir şeyin değiştiğini görmedim daha ,  " diyordu.

"İyi bir evlilikte en önemli şeyin mutluluk değil, denge olduğunu hiç unutma."

“...yaşlılık döneminin akıp giden bir sel değil, belleğin suyunu kurutan dipsiz bir sarnıç olduğunu duyumsuyordu.”

"Sana sonsuz bağlılık ve bitmeyen aşk andımı bir kez daha dile getirmek için yarım yüzyıl bekledim bu anı..."

 

"Unutmamak için bir hücrenin duvarlarına her gün bir çizgi çekmek zorunda kalmamıştı; çünkü tek bir gün bile geçmemişti ki onu anımsatan bir şey olmasın..."

 

"Yıllar boyunca ikisi de ayrı ayrı yollardan geçerek akıllıca bir sonuca vardılar. Başka türlü birlikte yazamaları olanaksızdı; başka türlü birbirlerini sevmeleri de, bu dünyada hiçbir şey aşktan daha güçlü değildi..."


YORUMLARIMIZ

Kolera Günlerinde Aşk Gabriel Garcia Marquez’in  ilk bakışta aşk romanı gibi görünmesine rağmen ölüm, yalnızlık, evlilik hayatı ve toplum ahlakını büyülü bir dil ile okuyucusuna anlattığı diğer önemli eseri. Marquez, “Kolera Günlerinde Aşk” romanında kimi hastalıklı bir hale dönüşen kimi de sevgiye bürünen aşkın iyi ve kötü, birçok yüzünü en çarpıcı ifadelerle anlatıyor.

Eserin etkileyici bir başlığı var ve onu ilk gördüğümüzde bilinçaltımızda kitabın aşk hakkında olması gerektiğine hazırlanıyoruz.

Kesinlikle öyle, yazar olağanüstü birçok "farklı aşklar" hakkında yazıyor.

 "farklı aşklar”

 Fiziksel  ve mental aşklar. Yazar onları ayırt ediyor ve karşılaştırıyor. Bunu Florentino ve birçok metresi aracılığıyla yapıyor. Marquez, okuyucuya, farklı insanlara yönelik olsalar bile, bedensel aşk ile mental aşkın uyum içinde var olabileceğini garanti ediyor. Biri diğeriyle çelişmez.

Marquez ayrıca aşk zamanını sorguluyor, eskimiş veya mazide kalan aşk? Yazarımız “her yaş aşka boyun eğmiştir” fikrinin bir savunucusu.

Biz ister istemez genç aşkı mazideki aşkla karşılaştırıyoruz... Yazarın başarmaya çalıştığı da buydu, çünkü kendisi "farklı aşkları" analiz ederek bunun çok, çok ileri yaşta aşk olduğu sonucuna varıyor. En samimi gerçekçi olan budur, her şeyi kabul eder ve anlar: bir kadını yaşlanmış, sarkmış göğüsleriyle, derisi buruşmuş ve solmuş olsa bile.

İşte böyle bir  aşkı anlatıyor Marquez.

Marquez…

Dünyaya yüzyıllık yalnızlık kitabını hediye eden yazar , büyülü gerçeklik akımına da öncülük etmiş, kolera günlerinde aşk kitabını kaleme almıştır. Büyülü gerçeklik ; sıradan görünen olayları anlatım diliyle zenginleştirmek , bizlere büyülü bir anlatım sunmak olarak tanımlayabiliriz.

Özgün anlatımı, olaylar ve kurgular, gerçek hayattan alınan imgeler hayal dünyamızda bambaşka gerçeklik kazanabiliyor. Güney Amerika’ya bu sefer Karayipler’den giriş yaparak o topraklarda, yaşadığı döneme bir yolculuk yapıyor, toplumunun 20.yy a girerken çağdaşlaşma çabasının toplumda hangi sorunları yarattığını da mizahi dilimde inceden inceye anlayabiliyorsunuz. Dönemin içinde bulunduğu şartları anlatması ve gözler önüne sermesi bakımından çok iyi.

Roman’da dikkat çekecek kadar kesin belirlenmiş rakamlar var.

Florentino, genç kıza aşkını ve sadakatini bir kez daha söylemek için Dr. Urbino?nun ölümünü beklemek zorunda kalacaktır yani 51 yıl, 9 ay, 4 gün. Ve bu süre içinde başından geçen aşk ilişkilerini not alır, öyle ki gece avları ve gelgeçlerin dışında çoğu da uzun süreli, fakat hiç biri Fermina’nın yerini tutmayan 25 defter dolusu, 622 aşk serüveni.

Roman’da bazı ağaçlar, çiçekler ve kuşlar var ki bir simge gibi sık sık tekrarlanır. 

Los Evangelios parkındaki badem ağaçları, âşıkların birbirini yarım yüzyıl hatırlayacakları imgelerin arkasındaki fon gibidir. Fermina’nın aklında, Florentino, okula gelip gittiği vakitlerde parktaki badem ağaçlarının gölgesinde bankın üzerine oturmuş kitap okur gibi yaparak gözlüklerinin ucundan kendisini izleyen silik bir gölge gibi kalır. Florentino ise genç kızı çiçek açmış badem ağaçlarının altında yaşlı halasına okuma dersleri verirken başında gardenya tacı ile tıpkı taçlı bir tanrıçaya benzeyen haliyle hatırlayacaktır.

Sabırla, inatla okunması gereken modern zamanların en önemli edebi eserlerindendir. Olay örgüsünü ve karakterleri anlamaya çalışırken başlarda biraz sıkılacaksınız, ama bilin ki karakterlerin o ilmek ilmek işlenmiş iç dünyalarını, ruhlarının en gizli köşelerini, en derin arzularını okuduğunuzda hem anlatımın hem de kurgunun hayranı olacaksınız. Anlatım, kurgu çok da sürükleyici gelmeyebilir. Ancak bir zamandan sonra karakterler size çok tanıdık ve gerçek gelecek, hissettiklerini hissedeceksiniz.

 

Uzun Latin ülke sefaleti betimlemeleri, hastalık, kirlilik, acı, sıcak tasvirleri midenizi bulandıracak. Adeta hissedeceksiniz, biraz öteye atılmış bir çöp yığınının kokusu burnunuza gelecek, sanki çöp yığınının üstünde vızıldayan sinekleri duyar gibi olacaksınız. Güçlü bir anlatım. Kitap okumuş gibi değil de film izlemiş gibi olacaksınız. Bu tuhaf adamın tükenmek bilmeyen aşkına şaşıracaksınız.

“Yüz yıl önce, ikimizde çok genç olduğumuz için, şu zavallı adamla bana yaşamı haram ettiler; şimdi de çok yaşlı olduğumuz için aynı şeyi yapmak istiyorlar.” (Fermina Daza’nın gelinine söylediği sözler.)

/Havalı Okur Nigar





15 Eylül 2023 Cuma

 SON YOLCU/ NEDİM GÜRSEL/ 2023 YAZ KİTAPLARIMIZ/ HAVALI OKURLAR


KİTAP HAKKINDA

Nedim Gürsel bu romanında kendi “ruh ikizi”nin portresini çiziyor. Hayatıyla yapıtının, öznel coğrafyalarının dökümünü yapıyor bir bakıma. Paris’le İstanbul, Saraybosna’yla Diyarbakır, Yunan eşiyle Kürt sevgilisi, yaşam coşkusuyla ölüm korkusu arasında gidip gelen bir yazarın dünyasında dolaştırıyor okuru. Ve beklenmedik gelişmelerin yaşandığı bir yolculuğa çıkarıp azınlıkların yakın tarihiyle de buluşturuyor. 

Kurmacayla otobiyografik unsurların ustaca harmanlandığı anlatının odak noktasındaki yazar Deniz Çakır’ın belki bir ayağı çukurda ama, ülkesinin aydınlık geleceğine inancı da tam. Ne var ki, otoriter yönetime meydan okuduğu için tutuklanmadan önce “Son Yolcu”yu yazabilecek mi acaba? Unutulmuşların, yüzyıllar boyunca zulme uğrayıp göçe zorlanmışların, yerlerinden yurtlarından koparılmışların acısını dile getirebilecek mi?

“Küçük sevgilisi aslında özgürlüğüydü onun, başının belası değil. Hem öyle olsaydı bile tatlı, akıllı, sevdalı bir genç kadındı. Bal akıyordu ağzından. Kara, kapkara bakışlarıyla Diyarbakır’ın ta kendisiydi. Dışı sert, içi yumuşak. İlle de bela aramak gerekiyorsa aynaya bakmalıydı.”

“Tarih ne cumhurbaşkanının nutuklarına ne de sapına kadar milliyetçi Osmanlı tarihçilerine bırakılmayacak kadar önemli bir alandır.”

 (Tanıtım Bülteninden)


NEDİM GÜRSEL KİMDİR?

Nedim Gürsel (d. 5 Nisan 1951, Gaziantep), Türk yazardır. İktisatçı Seyfettin Gürsel'in kardeşidir. Leyla Gün Gürsel ve Dilay Alin Gürsel adında iki çocuk babasıdır.

Nedim Gürsel, ilköğretimini Balıkesir 6 Eylül İlkokulu'nda tamamladı. Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Yazıları 1960'ların sonlarından itibaren edebiyat dergilerinde yer almaya başladı.

12 Mart muhtırasının ardından bir yazısı gerekçe gösterilerek yargılandı. Bu olayın ardından Fransa'ya geçti. Sorbonne Üniversitesi'nde Modern Fransız Edebiyatı okudu. Doktorasını yine Sorbonne'da, Louis Aragon ile Nâzım Hikmet'i konu alan "karşılaştırmalı edebiyat" alanında tamamladı. Fransa'dan 1979'da döndüğü Türkiye'de kısa süre kalabildi. 12 Eylül'ün ardından yeniden Fransa'ya gitti.

Akademik faaliyetlerine paralel olarak, aralarında Le Monde, Cumhuriyet ve Milliyet'in de bulunduğu çeşitli basın-yayın kuruluşlarına yazılar yazdı.

Hâlen Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi'nde (CNRS) araştırma direktörlüğü görevinin yanı sıra Sorbonne Üniversitesi'nde Türk edebiyatı dersleri vermektedir. PEN Yazarlar Derneği, Paris Yazarlar Evi ve Akdeniz Akademisi üyesidir. Leyla Gün Gürsel ve Dilay Alin Gürsel adında iki kız çocuğu babasıdır.

CNRS’te (Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) araştırma başkanı olarak görev yapmakta ve Paris INALCO’da (Doğu Dilleri Yüksek Okulu) Türk edebiyatı dersleri vermektedir.

 

Eserlerİ

Uzun Sürmüş Bir Yaz (Öykü, 1975)

Şeyh Bedrettin Destanı Üzerine (İnceleme-eleştiri, 1978)

Çağdaş Yazın ve Kültür (İnceleme-eleştiri, 1978)

Yerel Kültürlerden Evrensele (Deneme, 1985)

Sevgilim İstanbul (Öykü, 1986)

Sorguda (Öykü, 1988)

Seyir Defteri (Gezi, 1990)

Son Tramvay (Öykü, 1991)

Pasifik Kıyısında (Gezi, 1991)

Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını (İnceleme-eleştiri, 1992)

Başkaldıran Edebiyat (İnceleme-eleştiri, 1994)

Boğazkesen, Fatih'in Romanı (1995)

Balkanlara Dönüş (Gezi, 1995)

Uzun Bir Ayrılık İçin Kırk Kısa Şiir (Şiir, 1996)

Paris Yazıları (Deneme, 1996)

Paris Kitabı (Deneme, 1998)

Gemiler de Gitti (Gezi, 1998)

Yüzyıl Biterken (Röportaj, 1999)

Yaşar Kemal: Bir Geçiş Dönemi Romancısı (İnceleme-eleştiri, 2000)

Aragon: Başkaldırıdan Gerçeğe (İnceleme-eleştiri, 2000)

Cicipapa, Toplu Öyküler [1967-1990] (ocak 2002)

Öğleden Sonra Aşk (Aralık 2002)

Güneşte Ölüm, İspanya İzlenimleri (Nisan 2003)

Bir Avuç Dünya, Toplu Gezi Yazıları (1977-1997) (Nisan 2003)

Sağ Salim Kavuşsak, Çocukluk Yılları (Şubat 2004)

Resimli Dünya (Mayıs 2004)

Paris Yazıları, Görünümler ve Görüşler, Durumlar ve Duruşlar (Eylül 2004)

İlk Kadın (Ekim 2004)

İzler ve Gölgeler (Şubat 2005)

Dünya Şairi Nâzım Hikmet (Haziran 2005)

Çıplak Berlin (Nisan 2006)

Bozkırdaki Yabancı (Eylül 2006)

Yedi Dervişler (Nisan 2007)

Başkaldıran Edebiyat (Ekim 2007)

Allah'ın Kızları (Mart 2008)

Şeytan, Melek ve Komünist (2011)

Aragon (Kasım 2011)

Yine Bana Döneceksin (Mayıs 2012)

Aşk Kırgınları (Şubat 2013)

Yüzbaşının Oğlu (Ocak 2014)

Acı Hayatlar (Eylül 2014)

Tehlikeli Sevişmeler (Eylül 2015)

Bana İtalya'yı Anlat (Mayıs 2016)

Uzun Bir Ayrılık İçin Kırk Kısa Şiir (Şubat 2017)

Söz Uçar (Şubat 2018)

Piramitlerin Gölgesinde (Mayıs 2018)

Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik(Şubat 2019)

Mehdi'yi Beklerken (Eylül 2019)

Baba Bak Deniz Babalar ve Kızları(Şubat 2020)

Aşk ve İsyan(Eylül 2020)


KİTAPTAN ALINTILAR

"ama yalnızlık da katlanılır olmaktan çıkmış, tehlikeli bir alışkanlığa dönüşmüştü."

"Arzuladığı tek şey kadınlar ve yazmakta olduğu kitaplardı."

"Önce öp sonra doğur beni."

"Ölüler bekler ama hayat beklemez."

"Yaşadım diyebilmek için gerekli, hatta kaçınılmazdı yolculuklar."

"Hayatta gerçekliğin içinde mi olmak, yoksa yazının, kitapların içinde mi?"

"Annenin ölümü hayatını zehir etmeye yeter de artar bile."

"Annen hep seni bekledi."

"Nazım gibi ölüm düşüncesinden soyunup bulvarların haziran yapraklarını giymek."

"Duvar da yıkıldı çoktan, hayat aşılması çok daha güç, olanaksız bir başka duvar ördü dünyayla arasına. Yaşlandı."

"Ölünecek bir dava uğruna ölünmeliydi."

"İşte şiir böyle olmalı, uçan turnayı gözünden vurmalı."

"Onları da epeyce budadı. Yazdığı her cümleyi önemseyip kutsayan kalemşorlardan değildi. Ekleyerek değil eksilterek oluşturulmalıydı yazınsal metin."

"Sanata kıymayın efendiler."

Mutlu aşk yoktur! Yalnızca mutlu aşkın değil, mutlak aşkında olmadığını biliyorlardı ama bilmezden geliyorlardı."

"Evet bir gün mutlaka, artık dağa mı, sevdaya mı, yoksa ölüme mi olur, hep birlikte gideceğiz!"


YORUMLARIMIZ

Nedim Gürsel’in Son Yolcu kitabını Yolda Olmak teması için önermiş ancak onun yerine İstanbul Treni seçildiği için o tema kapsamında okuyamamıştık. Kısmet yaz kitabı olarak okumakmış. Dolayısıyla kitabı yaz tatili atmosferinde okuduk.

Yazar bu kitabının otobiyografi kitabı olup olmadığı sorusuna öz kurmaca yanıtını vermiş. Yani otobiyografi kadar gerçekliği kesin olmamakla birlikte kendi yaşamından da hayallerinde canlandırdıklarından da oluşan bir kurgudan oluştuğunu söylüyor. Hakkında okuduklarımdan anladığım kadarıyla yazarın diğer kitaplarında da kullandığı bir tarz bu. Yani okuyucuyu meraklandırmayı seviyor belli ki. Bu kitabında çok bariz bir şekilde kendisi gibi Fransa’da yaşayan bir yazarın, Deniz Çakır’ın yaşlılık, ölüm, evlilik ve çapkınlık serüvenleri üzerinden birde tarihsel ve toplumsal konuları yer yer şakacı yer yer da hüzünlü bir şekilde anlatıyor.  Özellikle ölüme yaklaştığı yaşlarda doğduğu topraklarla yaşadığı ülkenin tarihi, coğrafyasıyla hatta belki de anne-babasıyla bir hesaplaşma gibi de görülebilir bu kitap. O kadar çok şeyden bahsediyor ki aslında biraz bu çok şey durumu zaman zaman okurken kopmalara yol açabiliyor. Nedim Gürsel’in tek kitabını okuyarak onunla ilgili yorumlarda bulunmamız mümkün değil. Zaten kitapları birçok dile çevrilmiş ve birçok edebiyat ödülü de almış bir yazar.

Son Yolcudaki Türkiye gerçekliğini resmetmesi ve aslında kültürümüzün o, çok zengin taraflarını yıllarca sancılı bir şekilde yaşadığımızı bir kez daha hatırlatıyor bize. Bu topraklarda etnik farklılıkların sadece siyasi bir sorun olmadığını gerçek insanların hayatlarına mal olacak düzeyde acılara yol açtığını kadınlar, erkekler, anneler, babalar ve çocuklar olarak kurguladığı karakterlerle tanıştırıp bizi derin düşüncelere yönlendiriyor. Bu kadar cesur bir şekilde bu konuları yazabilmesini ve hatta şu anki iktidarı kıyasıya eleştirebilmesi biraz da Fransa’da yaşamasından kaynaklı. gerçi daha önceki kitaplarıyla ilgili soruşturmalar, davalar yaşanmış ama beraat etmiş. ‘Özgürlüğün, yaratıcılığın kısıtlandığı böyle bir ortamda yazar olmak kolay değil’ diyor röportajında.

Ben kitabı okurken yazarın, karısını aldatmaya İstanbul’a gelme fikrinden yola çıkmasını ve bunu da babaya benzerlik kurulması noktasını biraz gereksiz psikoanalitik bir girişim olarak gördüm. Daha doğrusu yüzeysel kalmış. Kürt sorunu ve Rum mübadelesi konusundaki acıları gerçekten paylaşmakla birlikte; ülkenin en iyi lisesinden mezun olduktan sonra eğitimini ve yaşamını Fransa’da sürdüren yazarın elitist ve popülist bir aydın yaklaşımından kaçamadığını düşünüyorum. Bunları söylerken kitabı beğenmediğimi söylemiyorum tabi ki. Belki de tek okumayla kalmaması gereken bir kitaptır. Bütün kitaplar zaten en az iki kere okunmalı!

Havalı Okur Fatma Demirci






4 Temmuz 2023 Salı

GÜN IŞIĞININ TADI/ EWALD ARENZ/ MAYIS 2023 KİTABIMIZ/ HAVALI OKURLAR


KİTAP HAKKINDA

Bazen en yakınındakiler tarafından anlaşılmadığını hissettin mi? Ya da yeni tanıştığın birinin kelimelere ihtiyaç duymadan, koşulsuz seni anlayabileceğini? Gün Işığının Tadı, kendileri olmayı öğrenen, birbirinden çok farklı iki kadının hikâyesi.

 Sally ve Liss… Sally herkesten uzakta, yalnız kalmak istiyor. Her şeye kızıyor: taleplere, kurallara, yetişkinlere… Her şeyden nefret ediyor; en çok da sorulardan, özellikle görünüşüyle ilgili olanlardan.

 Liss ise tek başına işlettiği büyük bir çiftlikte yalnız, diğer insanlara ihtiyaç duymadan yaşıyor. Sally, ilk karşılaşmalarından itibaren Liss’in diğer yetişkinler gibi olmadığını fark ediyor ve onun bir gece çiftlikte kalma önerisini kabul ediyor. Bu bir gece, haftalara dönüşüyor. Üzüm bağlarında çalışırken, arıcılık yaparken, eski armut çeşitlerini tadarken onları diğer insanlardan ayıran şeylerden bahsetmeye başlıyorlar. Başlangıçta çok az konuşmalarına rağmen zamanla aralarında kelimelerin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir bağ kuruluyor. Ve yavaş yavaş, birbirlerinin yaralarını öğreniyorlar. Bir gün Sally, Liss’te istemeden bir travmayı tetiklediğindeyse geçmişteki karanlık, gün yüzüne çıkıyor.

 Gün Işığının Tadı; sevgiye, karşındakini olduğu gibi kabul etmeye, doğanın iyileştirip dönüştürme gücüne ve eğer görmeye istekliysek etrafımızı saran iyiliğe vurgu yapan, dikkati “asıl olana” çeken bir roman.

 “Bu kitabı okumak, bir buğday tarlasında dolaşmak gibi: İç ısıtan ve huzurlu.” -Dry.Schauch, Lesejury

 “Bu romanı okuyan, kitabı farklı bir kişi olarak kapatacak. Daha mutlu biri olarak. Huzur dolu. Bir yaz sonu mutluluğuyla…” -Isabelle Riechelmann, Belle Novelle


EWALD ARENZ KİMDİR?

Arenz sanatçı ailesinin en büyük oğlu ve yazar Sigrun Arenz ile oyuncu ve yazar Helwig Arenz'in erkek kardeşidir ve üçü de ars vivendi Verlag ile yayınlamıştır . Ayrıca heykeltıraş Ewald Rumpf (amca) ve yazar Mara Winter (kuzen) ile akrabadır .

Arenz, Fürth'teki Heinrich-Schliemann-Gymnasium'dan mezun oldu ve ilk olarak Erlangen-Nürnberg'deki Friedrich-Alexander Üniversitesi'nde hukuk okudu . Birkaç dönem sonra ana dalını İngiliz , Amerikan ve Tarih olarak değiştirdi .

Edebi eseri için çok sayıda kültürel ödül aldı. Arenz, Bayern 2'deki The Holiday Feuilleton adlı gösteriyi yönetiyor ve 2009'dan 2012'ye kadar Stadttheater Fürth'te dönem yazı atölyesine başkanlık etti . 2007'den 2010'a kadar Nürnberger Nachrichten için haftalık edebiyat köşesi Meine kleine Welt'i yazdı . Kardeşleri Sigrun ve Helwig ile birlikte 2015'ten 2017'ye Our Little World adıyla yeni bir formda devam etti . 2018'de DuMont Buchverlag'a geçti . 2020'den beri, İngilizce baskılar için İngiliz yayıncı Orenda Books tarafından temsil edilmektedir.

Arenz, Nürnberg'deki Johannes-Scharrer-Gymnasium'da İngilizce ve tarih dersleri verdiği bir öğretmendir . Üç çocuk babasıdır ve Fürth yakınlarında yaşamaktadır .

Anlatı çalışması, klasik hikaye anlatma geleneğini takip eder; dilbilimsel olarak soyut veya deneysel öğeler nadirdir. Çay Büyücüsü , Gustav Lichtenberg'in İcadı ve Çikolata Kokusu romanları büyülü gerçekçilik geleneğinde yer alırken, Elmas Kız ve Şehir Hakkında Bir Şarkı tarihi romanlardır. Bahsedilen tüm çalışmaları birleştiren bir özellik, merkezi, insani bir çatışmanın egzotik veya duygusal bir temaya gömülmesidir. Gustav Lichtenberg'in İcadı'nda da öylekahramanın iletişim kuramaması, 19. yüzyıldaki teknoloji tarihiyle bağlantılıdır; The Tea Magician'da çayın tarihi , modern insanın büyük bir aşka duyduğu çelişkili özlemlerle bağlantılıdır. Kişisel özgürlük ile başkalarına karşı sorumluluk arasındaki gerilim sorusu, 20. yüzyılın ilk yarısında kadın havacılığının öyküsünü anlatan bir bağlamda şehirle ilgili bir şarkıya gömülüdür.

Buna karşılık, Ehrlich & Söhne veya Don Fernando Amerika'yı miras alan çağdaş romanlar , çok daha hafif bir tonla karakterize edilir . Neşeli, bazen de şakacı unsurlar burada hakimdir . Pek çok öyküde olduğu gibi onlarda da üslup çok daha gündeliktir; Diyalogdaki şakalar ve beklenmedik dönüşler anlatı akışına hakimdir, bu sayede olay örgüsünün gelişimi bazen bu unsurlara tabidir. Çılgın kedi ve Tanrı fantastik romanı Bay Müller ise, Douglas Adams veya Neil Gaiman gibi İngiliz yazarlardan açıkça esinlenen mizahi bir şekilde cilalanmış üslubuna rağmen devam ediyor.etkilenmiş, temel dini sorularla. Eski Çeşitler romanı birçok açıdan önceki çalışmalardan farklıdır. Diğer şeylerin yanı sıra, zor bir kadın arkadaşlığının hikayesini dilsel olarak yüksek düzeyde anlatan klasik bir reşit olma romanı. Eğlence romanlarıyla karşılaştırıldığında, eski çeşitler, dilsel kesinlik nedeniyle yüksek edebiyata atfedilebilir. 2020'de Old Varieties , Spiegel'in en çok satanlar listesinde ilk ona girerek Almanya'da en çok satan ciltsiz kitaplardan biri oldu. büyük yazMart 2021'deki ilk yayınından hemen sonra Spiegel çok satanlar listesinde bir yer edindi. Kötü günlerdeki aşk romanıyla ilk kez Ocak 2023'te 1 numaraya ulaştı.Çikolata kokusu , Eski çeşitler ve Harika yaz İngiltere , İtalya, Hollanda, Polonya, İspanya ve İngiltere'de çevirilerde yer aldı. diğerleri arasında Çek Cumhuriyeti.

Dramatik eserde müzikaller büyük ağırlık taşır; bunların dışında sadece klasik bir tabloid komedisi (The Odalisque) ve Lillian Hellman'ın The Little Foxes adlı oyunundan uyarlama büyük sahnelerde oynandı. Anlatı açısından müzikaller, genellikle tarihsel malzemeyi ele aldıkları için romanları takip eder. Yolu temizle! örneğin demiryolu öncüsü Friedrich List'in hayat hikayesini anlatıyor . Ekonomik mucize revü Petticoat & Schickedance'de ise Fürth sanayicileri ve politikacıları Gustav Schickedanz , Ludwig Erhard ve Max Grundig'in biyografileri yer alıyor.birbirine bağlı. Der Tunnel müzikali, Bernhard Kellermann'ın aynı adlı çok satan kitabının dramatize edilmiş halidir ve 2016 yılında Berlin'deki Alman Müzik Akademisi'nden ödül aldı. The Famous Door on Swing Street (2020) , New York'un efsanevi Swing Street'indeki konuşkanlara müzikal bir saygı duruşu niteliğindedir ve aynı zamanda rap ve hip-hop öğelerini de içerir. 2021 Alman Müzikal Tiyatro Ödülü'ne (En İyi Düzenleme, En İyi Kadın Oyuncu) iki kategoride aday gösterildi . Karolin Konert, Anna rolüyle onurlandırıldı. Arenz, tüm müzikaller için caz piyanisti ve besteci Thilo Wolf ile çalışıyor.birlikte çalıştı.


KİTAPTAN ALINTILAR

"Bir ağaç büyüdükten sonra, artık kendi istediği gibi yetişemezdi."

"Eğer en iyisi olmak istiyorsan, diğerlerinin bilmediği şeyleri bilmen gerekir."

"İnsanlar böyleydi işte. Herkes tek başınaydı. Hiç kimse, bir diğer insanı gerçekten anlamıyordu."

"Bazen, sadece ne olduğuna bakmanın bile zor geldiği günler vardı. Geçmişe değil, geleceğe değil. Şu anda ne olduğuna."

"Doğanın güzelliği de buradadır işte. Senin neyi doğru bulduğuna göre şekil almaz."

"Bazen doğru kelimeleri, doğru ses tonuyla söylemek zordu. Her şey yanlış anlaşılabilirdi."

"Sanki dünya, bir kez daha ne kadar güzel olabileceğini, ne kadar çok renge sahip olduğunu ve ne kadar güzel kokabileceğini göstermek istiyordu."

"Bir zamanlar bu bahçenin senin için bir kafes olduğunu anlıyorum. Ama baksana, o kafesten nasıl bir yer meydana gelmiş!"

"Çoğu insan beraber susulabileceğini ve bunun aslında her şeyden daha değerli olduğunu anlamıyorlardı."

"Bazen sadece hayatta olmak bile ne güzel bir histi. Başka hiçbir şey değil. Sadece yaşamak."

"Birden vücudunda uçsuz bucaksız bomboş tarlalarda koşma ve kırmızı sarı armutların mavi gökyüzünde parladığını görme ihtiyacı hissetti. Dışarıdaki kokulara ve özgürlüğe dair bir arzu."

"Bazen bir hayan gibi olmak istiyorum. Her şeyi olduğu gibi kabul etmek. Önümde duran neyse, onu o haliyle yemek. Çiğ. Bir hayvan gibi hareket etmek ve yaşamak. Hiç düşünmeden ve...Korkmadan. Hiçbir şeye bağlı olmadan."


YORUMLARIMIZ

Havalı Okurlar olarak 2022-2023 sezonunun son temasını “kabullenmek” olarak belirlemiştik. Kabullenmek günlük hayatımızın akışında kolay ve sıkılıkla zikredilen bir olguyken bireysel yaşamlarımızda çoğu zaman oldukça zorlayıcı olabiliyor. Böylesi yükte hafif pahada ağır bir olguyu “Gün Işığının Tadı” gibi bir kitapla okumak bizler için hem keyifli hem de öğretici bir deneyimdi. Roman çok sade, akıcı ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış. Ancak okuyucuya kolaylıkla sorduğu sorular pek kolay sayılmaz. Yaşamlarımızdaki neleri gerçekten ve içsel olarak kabul edebiliyoruz? Dilimizle ve zihnimizle bilinç düzeyinde kabul ettiğimiz “gerçekler, olaylar ya da olgular” ruhumuzda ve bilinçdışımızda ne kadar kabul görüyor? Kabul etmek sadece “öylece” yaşamımıza devam etmek midir? Bunlar gibi pek çok soru Sally ve Liss’in de hikayesini oluşturuyor. Sally henüz 18’ine gelmemiş, “farklı” olduğu için toplumsal yaşama uyumlanmakta zorlanan bir genç kız. İçinde bulunduğu toplumsal yapı da onu “olduğu” haliyle kabul etmekte çok istekli değil. Liss ise Sally’de kendi gençliğini gören, gençlik yıllarında sadece olduğu gibi var olabilmek için mücadele ederken hatalar yapmış 40’lı yaşlarında bir kadın. İki kadının farklı şehirlerde başlayan yaşamdan kaçma serüveni onları bir araya getirirken her ikisinin de yeniden hayatta var olabilmesinin yolunu açıyor. Yazar iki kişi arasında kurulan bağın her şeyden önce kendini ve diğerini olduğu gibi kabul etmekten geçtiğini ustalıkla okuyucuya aktarırken bir yandan da bireyin kendisini mi yoksa “öteki”ni mi daha zor kabullendiğini ve kendisiyle bağ kurmayan bireyin “öteki” ile kurduğu bağın sağlamlığını okuyucuyu hiç yormadan sorgulatıyor. Okuyucu tüm bunları düşünürken roman boyunca incelikle yapılmış tasvirlerle inanılmaz bir doğanın içinde, bir çiftliğin günlük işleriyle uğraşıyor, bazen şarap bazen ekmek yapıyor, bisiklete binip kan ter içinde kalıyor, doğadaki kokuları ve tatları hissediyor sesleri duyuyor. Havalı Okurlar olarak Gün Işığının Tadı keyifli bir okuma deneyimin yanı sıra bizlere çok iyi geldi…Kendimizi arayışa çıktık, neleri kabul edip neleri etmediğimizi hem kendimize hem grup arkadaşlarımıza sorduk…Sohbet epey derin ilerledi…Eğer bir kitap grubunuz varsa grupta mutlaka okumanızı yoksa bir arkadaşınızla birlikte okuyup uzun uzun sohbet etmenizi tavsiye ederiz…

Keyifli Okumalar/ Rana


11 Mayıs 2023 Perşembe

 

ÖFKE/ PHİLİP ROTH/ MAYIS 2022'DEN KİTABIMIZ/ HAVALI OKURLAR


KİTAP HAKKINDA

1951’de, Kore Savaşı’nın ikinci yılında itaatkâr ve duygusal bir delikanlı olan Marcus Messner ailesinin tek çocuğudur. Bu genç Yahudi, koşer bir mahalle kasabı işleten halim selim bir adamın oğludur. Her köşede oğlunu beklediğini düşündüğü tehlikeler yüzünden çılgına dönen babasından kaçmak için ailesinin yaşadığı New Jersey’den uzakta bir taşra üniversitesini tercih eder.

Ohio’daki Winesburg Üniversitesi’nde daha önce karşılaşmadığı türden akranlarının, her hareketini gözlemleyen öğretmenlerin ve zorunlu şapel ziyaretlerinin dünyasıyla tanışan Marcus’u en çok heyecanlandıran, kendisi gibi arzuları olan genç bir kadındır.

Philip Roth, büyük övgü toplayan romanı Öfke’de, adabımuaşeret kuralları arasında boğulan insan ruhunu, ezilen arzuyu ve belleğin tutsak edebilme gücünü anlatırken, düzenin genç insanları nasıl hoyratça kullandığını bir kez daha hatırlatıyor.

Öfke Roth’un romanları arasında iskeleti en güçlü kurulmuş olanlardan ve anlatıcının işlevselliğinin, yazarın yön değiştirmelerinin görülebileceği en iyi örneklerden biri. Tam da romanın nereye gittiğini anladığınızı düşündüğünüz neredeyse her seferde, Roth yolu değiştiriyor, öyle ki tüm kitap zikzaklardan oluşan bir planla yazılmış gibi…

Tibor Fischer, The Telegraph

(Tanıtım Bülteninden)

 

PHILIP ROTH KİMDİR?

Philip Milton Roth (Doğum: 19 Mart 1933, New Jersey, ABD – Ölüm: 22 Mayıs 2018, Manhattan, New York, ABD, 85 yaşında) Amerikalı yazar.

Kitaplarında çoğunlukla Yahudi karakterler ve anti-Semitizm (Yahudi karşıtlığı) konularını işlemesiyle tanınır.

Güle Güle Columbus (1959) romanıyla, Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı. 1969 yılında “Portnoy’un Feryadı” ile büyük bir şöhret kazandı…

 

Başlıca Eserleri:

Güle Güle Columbus (1959)

Portnoy’un Feryadı (1969)

Bir İnsan Olarak Hayatım (1974)

Pastoral Amerika (1997)

Herkes (2006)

Aldatma

Nemesis

Bir Komünistle Evlendim

Sokaktaki Adam

Öfke

 

KİTAPTAN ALINTILAR

"Dünyayı zekâyla fethedin, der Russell, dünya üzerinde yaşamanın bir sonucu olan korkulara köle olarak değil."

“Ölümün sonsuz bir hiçlik değil de, ebediyete kadar hafızanın kendi üzerine düşünmesi olduğunu bilseydim ölüm daha az korkutucu olur muydu? Ama belki de bu daimi hatırlama, unutmaya götüren adım.”

“Duyguları bir insanın yaşamının en büyük sorunu olabilir.

 Duyguların seni kandırabilir.”

“İnsanın en alelade, en önemsiz ve hatta gülünç seçimleri, korkunç ve anlaşılmaz biçimde oransız sonuçlara yol açabilir.”

"...tarih hiçbir zaman arkaplan değildir - tarih, sahnenin ta kendisidir! Ve sizler de sahnenin üzerindesiniz! İçinde yaşadığınız zamana dair berbat cehaletiniz ne kadar mide bulandırıcı!"

"... başka insanların gücü gibi zayıflığı da seni mahvedebilir. Zayıf insanlar zararsız değildir. Zayıflıkları onların güçleri olabilir."

"Bana nasıl davranmam gerektiğini öğretecek profesyonel ahlakçıların vaazlarına ihtiyacım yok."

“İşte işin bu bölümünden nefret ediyordum. Mide bulandırıcı ve iğrençti ama yapılması gerekiyordu. Babamın bana öğrettiği, ondan seve seve öğrendiğim şey buydu: Yapman gerekeni yapardın.”

“Kanıtlanması imkansız, kesinlikle akla yatkın olmayan ve benim nazarımda yetişkinlerin anlattığı çocuk masallarından farksız, Noel Baba'ya inanmak kadar mesnetsiz inançlara itibar etmeden de ahlaklı bir yaşam sürdürebilecek durumdayım.”

"Ölümün sonsuz bir hiçlik değil de, ebediyete kadar hafızanın kendi üzerine düşünmesi olduğunu bilseydim ölüm daha az korkutucu olur muydu?"

“Ve yargılamanın sonu yok, ama tanrısal bir varlık değil de, yapıp ettiklerinizi sürekli bıktırıcı halde yargılayan, kendiniz...”

 

YORUMLARIMIZ

Kurgu baskıcı bir babanın hışmından başka bir şehre taşınan genç bir öğrenci üzerinden ilerler. İlk sayfalarda gencin çoktan ölmüş olduğunu hikayenin onun gözleri önünden geçen yaşam şeridinden bir kesit olduğunu öğreniyoruz.

Ana karakterimiz Marcus Messner‘ın hayatının bir kısmına ortak oluyoruz. Koşer kasap bir babanın oğlu. 1950 yılında Robert Treat Üniversitesi’ne kaydını yaptırmasıyla başlıyor. Kore Savaşı’nın patlak verdiği bu yıl Marcus için aslında bir evden kaçış yılı. Babasının kısıtlamalarına ve tavırlarına daha fazla dayanamayan Marcus kendini küçük bir üniversitede buluyor. Ama şans yüzüne orada da pek gülmüyor. Yahudi olan ve okulun Hristiyan inanışına göre her hafta verdiği vaazlara katılma zorunluluğu, üstüne oda arkadaşlarıyla anlaşamaması, düzen delisi bir dekan Marcus’u iyice çileden çıkartacak duruma getiriyor. Üstelik aşık olduğu kız (Olivia Hutton) hakkında bilmedikleri, bildikleri, sonu. Vaazlara katılma zorunluluğu ve kendisinin Tanrı’ya inanmaması da bu zorlama ayinlerden kaçmak için her fırsatı değerlendirip başına daha çok iş açmasına neden oluyor. Yaşamının en güzel zamanlarında düzenin kurbanı olmuştur. 1950’li yılların kurallarına boyun eğen insanlarını, arzularını hoyratça yok sayan düzenin genç insanları nasıl hor gördüğünü anlatan bir Philip Roth romanıdır.

Bir yerden sonra babanın kaygıları Marcus'un da kaygılarının oluyor. "Korku acaba bulaşıcı bir şey mi?" diye düşündük. Marcus artık bütün hareketlerini ve adımlarını tedirginlikle atıyor çünkü okuldan atılırsa Kore savaşına gidecek ve savaşta ölecek. Kitabı okurken histerik, sinir krizleri eşliğinde öfkeler beklerken, rutine bindirilmiş ve sıkışmış/sıkıştırılmış öfke görüyoruz. Kitapta dönemin siyasi ortamının karakterler üzerinde nasıl izler bıraktığını da görüyoruz.

Keyifli okumalar/ Havalı okurlar











 

MIVVEL/ BEDİ GÜMÜŞLÜ/ EKİM 2021'DEN KİTABIMIZ/ HAVALI OKURLAR




KİTAP HAKKINDA

Mıvvel, polisiye örgüsü olan, Ankara`dan Antakya`ya, Suriye`den İstanbul`a uzanan politik bir roman. Bedi Gümüşlü`ye 2010 Everest İlk Roman Ödülü`nü kazandıran Mıvvel, öğretim görevlisi Nebil`in kimliği belirsiz bir kişi tarafından Ankara`da öldürülmesiyle başlıyor. Bir yandan Nebil`in geçliğindeki sol bir örgütle ilişkisi, 70`li yılların eylemci gençliği irdelenirken, bir yandan da gizemli cinayetin nedenine doğru adım adım yaklaşılıyor. Sürpriz finaliyle soluk soluğa okunan tempolu bir roman Mıvvel.

Herkesleşmeyenlerin Hüzünlü Öyküsü: Mıvvel

Yusuf Çopur, “Mıvvel”in yazarı Bedi Gümüşlü ile konuştu.

Everest Yayınları artık geleneksel hale getirdiği “İlk Roman Yarışması”yla edebiyat dünyamıza yeni değerler katmaya devam ediyor. Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu’dan oluşan seçici kurul bu yıl Bedi Gümüşlü’nün Mıvvel (Arapça, uzun hava demek) adlı romanını birinciliğe layık gördü. Bedi Gümüşlü’yle ilk romanı Mıvvel hakkında konuştuk.

 

Bu sizin ilk romanınız. Mıvvel'in yazılış öyküsünden bahseder misiniz?

Yaşadığımız ülkede son otuz-kırk yılda ortaya çıkan ekonomik ve sosyal şartlara direnemeyerek çözülen “feodal” bir ailenin perspektifinden bugünün kapitalist ilişkilerinin acımasızlığını yazmayı düşündüm uzun zaman. Bu belki doğduğum ve büyüdüğüm yer olan Antakya’da tanık olduğum, beni etkileyen bir olgu. Uzun zamandır hikâye yazıyorum ve hikâyelerimdeki sıradan, yenik insanlar temasının öğelerinden biri de buydu. Mıvvel, bu tema ile toplumu değiştirmek üzere yola çıkan insanların hissettiklerini anlama çabasının birleşmesiyle oluştu belki. Bu haliyle Mıvvel, bana kalırsa, ülkemizin son yirmi beş-otuz yılında kapitalizmin ekonomi dünyası kadar sosyal alandaki insan ilişkilerine sızmasının toplumu değiştirmek isteyenler ve diğer herkesin üzerindeki etkilerini, yarattığı tahribatı anlamaya çalışıyor. Başta kafamda iki cümle vardı sadece; ikisi de romanda geçiyor zaten. Biri, artık sadece hasta yaşlıların ölümü beklediği eski bir ağa evinin bir üyesinin, evin duvarına kazma sallarken, “bu hastane eskidi, yıkıp yenisini yapacağım” deyişi, diğeri ise, büyük bir şehirde, gelip geçen insanların umursamadığı bir gösterici topluluğunun yalnızlığına bakarak, “bu insanların da var olması gerek” diyen bir genç kızın cümlesi.  Önce bu iki cümleyi söyleyecek karakterleri yazdım, diğerleri bunun ardından geldi ve roman iki yılda bitti.

 

“Elimde silah varsa ben artık ben değilim.” Belki de kitabın cümlesi bu. Biraz açar mısınız?

Bu tespite katılıyorum, ama belki bu cümlenin yanına, sevgin fedakârlık taşıyorsa sevgidir ve hayatı ancak böyle bir sevgi ile değiştirebilirsin, cümlesi de eklenmeli. İlk cümleyi açmak gerekirse,  hayatı daha iyiye daha güzele doğru değiştirmek isteyenlerin nasıl yol alması gerektiği ile ilgili de düşünmelerinin önemini vurgulamaya çalışıyor. Öldürmek eylemi üzerine kurulan bir dünya nasıl mutlu bir dünya olabilir? Başkalarını mutsuz ederek nasıl mutlu olunabilir? Bunları da soruyor bence.

 

Âşık olanların gözünden siyasete, geleceğe daha geniş bir ifadeyle hayata bir bakış var kitapta. Günümüzde bu bakış açısına “nostaljik” deniliyor. Ne dersiniz?

İnsanın en zayıf olduğu zaman âşık olduğu zamandır belki; kendini en az saklayabildiği, hatta bazen saklama ihtiyacı bile duymayabileceği, maskesini takmayı unuttuğu veya takmak istemediği. O aynadan kırılarak yansıyan gerçeklik parçaları hayatın anlamı üzerinde fikir verebilir bence. Çünkü gündelik hayatın içinde ölümsüzmüş gibi koşuşturan insanın arkaik anlamdaki gerçek insana çok uzak olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden insana insan olduğunu hatırlatmayı önemsiyorum; insanın ne kadar güçlü-güçsüz, cesur-korkak, iyi-kötü vb. olabileceğini. Hayata aşkın, sevginin perspektifinden bakmak ise “nostaljik” bulunmamalı, belki uzak, ama olması gereken bir şey gözüyle bakılmalı. Çünkü etrafımız ilkel çağlardaki insanın aksine neredeyse ölümsüz eşyalarla, makinelerle dolu olsa da insan olduğumuzu hatırlamalıyız; ölümlü, zayıf, başkalarına, sevilmeye muhtaç olduğumuzu…

 

Mıvvel'de kadın karakterler daha görünür ve daha güçlü. Aşkı, belki hayatı kadınlarla mı ya da kadınları aşkla mı anlatmak istediniz?

Bunun fark edilmesi beni mutlu etti. Öyle, çünkü sadece aşkı değil, hayatın tümünü kadınları ön plana alarak anlatmak daha doğru geliyor. Bu erkeğin önemsiz olduğunu göstermiyor aslında, belki taşıdığı fiziksel güce oranla duygusal açıdan daha zayıf olmasının bir sonucu. Bu konuda aklıma Sadi’nin dizeleri geliyor, hani İran sarayında bir zamanlar sultanın gözdelerinden iken, zamanla unutulan Cihan Hatun’un, bir gün hamamda yıkanırken, gönlünü almak için kendisine bir topak toprak atan sultana, isminin dünya anlamına geldiğini hatırlatarak, “Cihan akan bir kaşanedir ki, boşunadır onu bir toprak parçasıyla onarmaya çalışmanız” deyişi… Dizeleri yazan erkek olsa bile, bu sözler ancak bir kadına söyletilebilirdi bence. Çünkü erkek için, diyelim ki bu örnekte olduğu gibi,  birini kırdıktan sonra gönlünü almak o kadar basit ve mekanik bir şeydir ki. Belki kadınları anlamak erkekleri anlamaktan daha güç. Mıvvel’de kadın karakterler erkeklerden daha çok acı çekmiyor belki, ama daha hüzünlü gibiler, bu onların daha karmaşık oluşundan kaynaklanıyor; bence hayatta da böyle. 

 

Eserinizde mekânlar adeta karakterlerin ruhuna bürünmüş. Mekânların, eşyaların da ruhu geziniyor satır aralarında. Okur, mekânlarla tanıyor kahramanları, onların kokularıyla, eşyalarıyla…

 

Mekânlar, eşyalar, renkler, sesler, kokular üzerinde fazlaca durduğumu, çok önemsediğimi söylemeliyim. Çünkü gerçek hayatta insanlar bunlarla birlikte var olur ve eksikliklerinde anlatılanların da eksik kalması kaçınılmazdır. Bence her mekânın, diyelim ki şehirlerin, bir şehirdeki heykellerin, gecekonduların, evlerin, ağaçların söyledikleri, söyleyecekleri vardır insanlara, insanların da onlara.  Bir gün, Ankara’da Yüksel Caddesinde genç bir lise öğrencisinin, yolun kıyısındaki kısa boylu Memur Heykelinin yanından geçerken, heykelin başını sevgiyle okşayarak, “Nasılsın, amca?” diye sorduğuna tanık olmuştum. İnsanın çevresiyle ilişkisinin sadece var olan ve normal olarak açıklanabilecek bir ilişki olmadığını düşünüyorum. Örneğin, romandaki insan mekân ilişkisindeki birçok benzer ayrıntıda olduğu gibi, Gece Kokusu Çiçeğinin kokusunu, Müeyyet ile Necva’nın aşkını anlatan en önemli öğe olduğunu hissettim (veya varsaydım) yazarken. Kelimelerle bunu hissettirmeye çalışmak ise benim için gerekli bir şeydi.

 

Günümüz dünyasının temel sorunlarından biri şiddet. Bu kitapta buna dikkat çekiyorsunuz biraz da. Şiddetin kötülüğünü aşk merkezli bir kurguyla anlatmak nasıl oldu?

Kuşkusuz ki, bir sanat işi olma iddiası taşıyan her ürün gibi bu roman da sadece bazı konularda “iyi mesajlar” vermek üzere yazılmadı. Ama hissedilenler yazılanlara yansıyor doğallıkla. Sonra yazılan veya üretilen her şey belki de Ece Ayhan’ın dediği gibi, konuşmak üzere söz almaktır. Yine de şiddeti aşk ile yargılamaya çalışmadım. Hayatın diğer yanları gibi, onu da aşkın aynasında göstermeyi denedim sadece.

 

Şiddete “aşkla” bakmak ilginç bir bakış açısı…

Evet, aşkın bazı zamanlar taşıyabildiği şiddet ile şiddetin kendisinin birleştiği anlar da vardır. Romanda Suat’ın Şeyda’ya duyduğu hislerin yaralı birine yardım etmeyi engellemesi örneğinde olduğu gibi. Ama sonuçta aşk sevmek üzerine kurulan bir duygu ve onunla şiddeti daha net olarak göstermek de mümkün oldu denebilir.

 

Mıvvel'de farklı olanı, “öteki”ni anlama çabası dikkat çekiyor. Çoğunluktan farklı düşünen, herkesleşmeyen (bunun için “deli” görünen) kahramanların yalnızlık psikolojileri ustaca anlatılmış. “Deli”lik başa bela günümüzde ne dersiniz?

Yazarken psikoloji ve psikolojik rahatsızlıklar üzerinde epey okudum, ama bana bunlardan çok daha fazla, çocukluğumdan bu yana tanıdığım “deliler” yardımcı oldu; sadece farklı oldukları, çoğunluk gibi düşünmedikleri için öyle etiketlenen. Sonra tanıdığım “normaller”; her şeyin en doğrusunu bildiğini sanan ve etrafında kendilerine benzeyen çok sayıda insan olduğu için doğru düşündüğünden bir an olsun kuşku duymayan. Bu durumu romanda yansıtmaya çalıştım gerçekten ve yaşanılanlara bir de “diğerlerinin” perspektifinden bakılsın istedim; var olan hayatın başka bir açıdan yorumlanabileceğini, başka bir boyutunun olabileceğini söyleyebilmek için.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Yusuf Çopur (15 Kasım 2010)

 

 

 

BEDİ GÜMÜŞLÜ KİMDİR?

Antakya'da doğdu. Bedi Gümüşlü, hikâyeleri ile Gila Kohen Öykü Yarışması’nda birincilik, Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne değer görüldü. Mıvvel romanı ile 2010 Everest İlk Roman Ödülü'nü kazandı.

Bedi Gümüşlü'nün senarist yönü, 2016 yılında gösterime giren Defne'nin Bir Mevsimi adlı filmin senaryosunda görülür. Filmde 12 Eylül döneminde Antakya’nın kültürel, etnik ve dinî kozmopolit ortamında meydana gelen değişim anlatılır.

KİTAPTAN ALINTILAR

…” Nereye gideceğini bilmiyorsan bile çok iyi bildiği bir yere, acelen varmış gibi yürümelisin,”…

“O akşam ikinci kez babası geldi aklına, kendisini esen yelden koruyan babası, bu halde olduğunu bilse ne yapardı?”

“Bağırdıkça sloganın sözleri daha da anlamsız geliyordu. İşkenceyi yapanlar da insan olduğuna göre, insanlık onuru kimi yenecekti? İnsanlıktan çıkmış olanları mı yani?”

“Allah’ın cezası bir şey bu kapitalizm yani, olması ve olmaması gereken her yerde var! Böyle bir yayılma özelliği ki… Çarpma işlemi sanki! Nereye baksan karşında!

Ne olacaktı peki? Az buçuk kapitalizm mi olur?”

“Ne oldu peki? İktidara gelenler diğerlerinden farklı ne yaptılar? Yeni mutlu dünyalarında!”

“Her zaman kahramanlarınız olacak, değil mi? Onlarsız olmaz çünkü.”

“Sahi dedi içinden, neden bu kadar acı dolu oluyor bu mıvveller?”

“Aşk insanın içinden bir alev yalımının geçmesi gibidir, ondan sakınamazsın…”

“Alnımın ortasına yazılmış benim ezikliğim, fakirliğim; gözlerimdeki utangaç, korkak, ürkek bakışlarda, titreyen ellerimde.”

“Halanı beğenmediler, Nebil… Ağlama hala. Ben seni çok seviyorum. Ne olur ağlama, sen herkesten güzelsin. Annemden bile!”

“Ben sanat bir şey yapmaz demedim farkındaysanız. Sanat izler ve yansıtır. Ama değiştirmez. Kendiliğinden yapar bunu. Sanatçının asıl yaptığı gerçekliği kendince yorumlamak, yani kendi bakış açısıyla etrafındaki dünyada yaşananlara bakıp yansıtmak ve çalışmalarını izleyenlere, eğer izleyen varsa, bir de bu açıdan bakın, demektir.”

“Gücü eline alan her şeyi kontrol etmeye başlıyor ve geniş halk yığınları buna ses çıkarmıyor.”

“Tanımadığım hiç kimseye düşman değilim. Tanıdıklarımla da silahla savaşmayı canavarlaşmak olarak görüyorum. Hepsi bu.”

“İnsanların kendinden farklı olanı, farklı düşüneni dışlamaları olamaz mı mesela? Öyle bir düzen kurulmuş ve bunu herkes kabul etmiş ki, bu düzende zeki olmamak, fakir olmamak, yeni bir şey söylememek gerek.”

“Deliler birbirini bulur, diye mırıldandı kendi kendine, deliler, manikler, depresifler, sonra bipolarlar, şizofreniler… Boşuna söylememiş Camus ne zor, ne acı şeymiş insan olmak.”

“Ne ise o asalet! Bir bok alabiliyor mu?”

“Uzaktan bakıldığında yan yana parlayan şehir ışıkları altında, yan yana ama birbirlerinden nasıl bu kadar uzak olabiliyordu insanlar?”

“Neden insanlar olduklarından farklı görünmeye çalışır? Açık olmak çok mu zor? Çok mu kötü? Zayıf mı olur insan duygularını açığa vurduğunda? İçinden geçeni hissettirdiğinde? Aslında insanın buna ihtiyacı yok mu?”

“Ölümü, öldürmeyi yöntem olarak seçen insanlar güzel bir dünya kurabilirler miydi?”

“Biliyor musun genç arkadaşım, eski zamanlarda insanlara verilen iki büyük ceza vardı, bir idam, diğeri sürgün. En büyük cezalardan bir insanın doğduğu yerden başka bir yerde yaşamaya zorlanmasıymış ve bugünün insanları bunu seçiyor işte, hem de gönüllü olarak.”

“Doğa ne kadar ustaydı ne kadar mükemmel şeyler yaratıyordu. İnsan dedi bu kusursuz doğada ne kadar eksik ne kadar zavallı bir mahluk!”

YORUMLARIMIZ

Bedi Gümüşlü'yü tanımaktan ve kitabı Mivvel'i okumaktan memnun olduk. Kitabın genel olay kurgusunu, karakterlerini ve mekânlar, eşyalar, renkler, sesler, kokular üzerine tasvirlerini  çok beğendik.  

İnsan; güçlü-güçsüz, cesur-korkak, iyi-kötü, ölümlü, zayıf, başkalarına ve sevilmeye muhtaç.

Keyifli okumalar/ Havalı okurlar