HAVALI OKURLAR/ NİSAN 2022 KİTAP LİSTEMİZ
5 Temmuz 2022 Salı
KİTAP HAKKINDA
Siyahi bir kız çocuğu, derisinin renginden nasıl
kurtulabilir?
Dokunaklı diliyle ırk ayrımcılığını edebiyat alanında su
yüzüne çıkaran, Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison, tüm dünyada en
çok okunan romanı En Mavi Göz'de bir kız çocuğunun gözünden horgörülmenin,
ayrımcılığın, ırka dayalı güzellik anlayışının ve kişinin kendisine duyduğu
nefretin yarattığı bireysel ve toplumsal travmaya odaklanıyor.
İkinci Dünya Savaşı arifesinde ABD'nin Ohio eyaletinde bir
gettoda yaşayan Pecola, "çirkin" ve siyah bir kız çocuğudur. Herkes
tarafından aşağılanan, alaya alınan Pecola, diğer beyazlar gibi gözleri mavi
olursa her şeyin yoluna gireceğine, insanların onu beğeneceğine ve seveceğine
inanır. Oysa mahallenin dillendirmeksizin kabullendiği acılar konusunda
yürüttüğü suç ortaklığı, herkesin kalbinde taşıdığı nefrete ayna tutan
Pecola'nın trajedisine dönüşür.
Olay örgüsü, zamansal sıralanışı, alışılmadık üslubuyla En
Mavi Göz, yayınlandığından bu yana ırkçılık ve aile içi şiddet alanında
referans kitaplardan biri olmuş, yirminci yüzyıl boyunca kimi zaman
acımasızlaşan insani ayrıntıları dünya edebiyatına taşıyan kitaplar arasında
sembolikleşmiştir.
(Tanıtım Bülteninden)
TONİ MORRİSON KİMDİR?
Toni Morrison (18 Şubat 1931 - 5 Ağustos 2019), Amerikalı
Nobel ödüllü yazar.
Morrison "Afro-Amerikan" edebiyatının tanınması ve
gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Sevgili (Beloved) adlı romanıyla 1988
yılında Pulitzer Ödülü'nü kazanan Morrison, 1993 yılında ise Nobel Edebiyat
Ödülü'nü almaya hak kazanmıştır. Yazar, eserlerinde çoğunlukla Amerika Birleşik
Devletleri'ndeki ırkçılık ve bu ırkçılığın yıkıcı sonuçlarını konu edinmiştir.
Morrison, siyah edebiyatının ana akım medyada görünür hale gelmesinde
önemli rol oynadı. Üzerinde çalıştığı ilk kitaplardan biri de Nijeryalı
yazarlar Wole Soyinka ve Chinua Achebe ile Güney Afrikalı oyun yazarı Athol
Fugard'ın çalışmalarını içeren bir koleksiyon niteliğinde olan ve çığır açan
Modern Afrika Edebiyatı (Contemporary African Literature) adlı çalışmasıdır.
Eserleri arasında kölelikten 1970'lere dek Amerikalı
siyahların hayatından fotoğraflar, araştırma yazıları, ilustrasyonlar ve diğer
bilgilerin bir antolojisi niteliğinde olan The Black Book (1974) da yer
almaktadır.
Morrison yazım hayatına Howard University'de şairler ve
yazarların oluşturduğu gayrıresmî bir grubun parçası olarak başladı. İlk romanı
olan En Mavi Göz'de mavi gözlere sahip olmak isteyen küçük bir siyahi kızın
hikâyesini anlatıyordu. "En Mavi Göz" adlı kısa romanı ilk
yayımlandığında Morrison otuz dokuz yaşındaydı. Kitap ilk yayımlandığında pek
ilgi görmese de daha sonra yazarın tanınmış romanları arasında yerini aldı.
1975'te, Morrison'ın ikinci romanı olan ve iki siyah kadının
arkadaşlığın anlatan "Sula", National Book Award adaylığına seçildi.
Üçüncü romanı olan "Solomon'un Şarkısı" ile yazar, ulusal anlamda ün
ve beğeni kazandı ve pek çok ödül aldı.
Sonraki romanı "Tar Baby"de dış görünüşü konusunda
takıntılı olan fashion model Jadine ve Jadine'in âşık olduğu meteliksiz bir
serseri ve siyahiliğiyle barışık olan Son'un hikâyesini anlatır.
İlk oyunu Dreaming Emmett, beyaz erkekler tarafından
öldürülen Emmett Till adlı siyahi genç hakkındadır.
Sevgili (Beloved) Üçlemesi ve Nobel Edebiyat Ödülü
Morrison 1987'de en çok ödül alan romanı Sevgili (Beloved)'i
yayımladı. Roman, köleleştirilen Afro-Amerikalı bir kadın olan Margaret
Garner'ın gerçek hikâyesinden esinlenilerek yazıldı.[17] Kölelikten kaçan
Garner, köle avcıları tarafından takip edilmektedir ve köleliğe geri döneceğini
anladığında yakalanmadan önce iki yaşındaki kızını öldürür, fakat kendi
yaşamına da son vermeden önce köle avcıları tarafından yakalanır.[18]
Morrison'ın romanı Sevgili'de, ölen bebek hayalet olarak annesi ve ailesini ziyaret
etmektedir.
Haftalarca best-seller olarak kalan roman, Morrison'a 1988
yılında Pulitzer ve 1993'te de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandırdı. 5 Ağustos
2019'da New York'ta 88 yaşında öldü.
KİTAPTAN ALINTILAR
“İnsan hayallerin nasıl suya düştüğüne ilişkin hakikati
öğrenmenin peşindeyse eğer, asla bir hayalperestin sözüne inanmamalıdır.”
“Sevginin asla sevenden daha iyi bir yanı yoktur. Kötü
insanlar kötü bir biçimde, sert insanlar sert bir biçimde, güçsüzler güçsüz,
aptallar aptalca severler, ama başıboş bir adamın sevgisi asla güvenli
değildir. Sevilenin bir kazancı yoktur. Yalnızca seven alır sevgiden payını.”
“...-hayatın yükünü taşımıyordu- neden mutlu değildi?
Kızının bedbahtlığının böyle aşikâr olması bir suçlaymadı. Boynunu kırmak
istedi onun -ama şefkat-le. Suçluluk ve iktidarsızlık, mide bulandırıcı bir
ikili halinde yükseldi içinde.”
“İnsan onlara bakınca, neden bu kadar çirkin olduklarını
merak ederdi; daha yakından bakınca da sorunun kaynağını bulamazdı. Ardından
çirkinliğin tam da çirkin olduklarına inanmalarından kaynaklandığını anlardı.”
“Bir tek isteğim vardı: Onu parçalara ayırmak. Neden
yapıldığını görmek, sevimliliğinin nereden geldiğini bulgulamak, güzelliğini,
farkına varmamış olduğum, ama görünüşe bakılırsa yalnızca benim farkına
varmadığım çekiciliğini anlamak için yapacaktım bunu.”
“Yaşamımın en yalnız geçen zamanıydı o günler. Konuşacak bir kedim bile yoktu.”
“Burada görmüş olduğun şu taş kafalılar var ya? İşte onların
ellisini bir araya toplasan Onun bir tırnağı olamazlar. Ah Tanrım. Nasıl da
severdi beni!”
“Gözyaşları gelmeden önce ne yapmalı?”
“Öfke daha iyi. Öfkeli olmak bir anlam taşıyor. Bir
gerçeklik ya da bir varoluş. Değerin bilincine varmak. Tatlı bir kabarma o.”
“Kendinden şiddetli bir biçimde nefret eden bazı mağdurlar,
kendilerini tekrar tekrar aşağılayan düşmanlarının birer kopyası haline gelerek
tehlikeli, şiddet eğilimli kişilere dönüşürler.”
“Mutluluk, bir şeyi daha önceden kesin olarak bilmekse, biz
de mutluyduk o zaman.”
“hiçbir engelle karşılaşmadan sürdürdükleri cehaletlerini,
bütün incelikleriyle öğrendikleri kendinden nefret duygusunu, en ufak
ayrıntısına kadar tasarlanmış çaresizliklerini alıp, hepsini, asırlardır
zihinlerinin derinliklerinde yanmakta olan ateşten bir aşağılama külahının
içine sıkıştırmış -soğutmuş- ve onu, önüne çıkan her şeyi yok edecek kadar
öfkeyle dolu dudaklara boca etmişlerdi adeta.”
“Kara renkli kabuğundan çıkıp dünyaya mavi gözlerle bakmak
isteyen küçük Zenci bir kızdı o.”
YORUMLARIMIZ
Toni Morrison insanın ufkunu açan özel bir kalem ve önemli
bir insan.
Afra Amerikan edebiyatı Öksüz kaldı diyebiliriz Tony Morrison değindiği toplumsal konularda Amerikan halkının Kalbine dokunabilmiş ve tüm dünya halkının gönlünde taht kurmuş bir yazar.
En mavi gözde ırkçılık ile ilgili bir metni ele alarak 1970 yılında kaleme almıştır. Irkçılığı küçük bir kız çocuğu gözünden bize vererek o konuda en az söz sahibi olan bununla ilgili en az şey söyleyebilecek olan ,en az dinlenebilecek olan, en zayıf halkayı seçerek anlatımını daha da çarpıcı hale getirmiştir...
Romanımız 1940 41 yılları
arasında yazarımızın Memleketi olan Lorian Ohio'da geçer. Konusuna gelince
istismarcı bir evde yaşayan AfrikalıPecola Breedlove'un trajik hikayesini
okuduk. Bekolo 11 yaşında güzellik kavramını ve sosyal kabulü ve beyazlıkla
eşitliyor bu nedenle en Mavi göze Sahip olmayı özlüyor..
İSTİYOR.....
Kitabımız her biri farklı
bir mevsime göre adlandırılan 4 bölüme ayrılmıştır Roman sonbahar ile başlar ve
yaz ile biter
Bu 4 bölüm içerisinde
anlatıcıları ve odak noktalarını
değiştirerek kitabı daha anlamlı hale getirmiştir
Romandaki olaylar
Morrison'un yazdığı gibi çocukluk döneminde mevsimler tarafından bir arada
tutulsa da çoğunlukla kronolojik olmayan bir şekilde anlatılır romanın
kendisi aslında oldukça kısadır sadece
164 sayfa. Ancak okuyucuya verdiği anlamlı ve hüzünlü duygular dolu dolu bir
500 sayfalık kitabın içinde anlatılacak kadar yoğundur.
"Beyaz çocuklar gibi iyi davranılmak için mavi gözlere sahip
olmak isteyen siyahı kız Pecola'nın
yürek burkan hikayesini okuduk" /Safiye
2 Nisan 2022 Cumartesi
TANİOS KAYASI/ AMİN MAALOUF/ ŞUBAT 2022
KİTAP HAKKINDA
Amin Maalouf'tan (1993'te yayınladığımız ilk iki romanı)
Afrikalı "Leo ve Semerkant"tan sonra, yine bir Doğu öyküsü.
Mehmet Ali Paşa'lı yılların Mısır'ı. Güzelliğini çarmıh gibi
taşıyan bir kadın: Lamia. Lamia'nın gölgesine sığındığı bir şeyh: Francis.
Yasak aşk meyvesi bir oğul: Tanios. Başka bir kadın: Esma.
Bir serüven ve sadakat romanı...
Yazara ünlü "Goncourt" ödülünü getiren kitap ilk
kez dilimizde.
AMİN MAALOUF
KİMDİR?
Amin Maalouf ya da Emin Maluf, 25 Şubat 1949 Beyrut doğumlu,
kitaplarını Fransızca yazan Lübnanlı yazar. 1976'dan beri Fransa'da
yaşamaktadır. Yazar 1993 yılında Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülüne layık
görülmüştür. Kitapları 40'tan fazla dile çevrilmiş, eserleri Fransa'da ve
çevrildiği birçok dilde geniş okur kitlesine ulaşmıştır.
1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Annesi Türk kökenli
Mısırlı, babası Melkite Katolik cemaatindendi. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan
sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da
gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te
yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış
olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi
kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan
ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les
Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı.
1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci
kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir
"klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant
(Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un
sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri
(Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci
Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).
Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher
de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun
Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler
(Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. 2000'de Yüzüncü
Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı
romanı yayımlandı.
Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen
Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk
librettosudur. 2004'te yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı ailesini
anlatan bir çeşit hatırat kitabından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı
ikinci librettosunu yayınladı.
Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Birçok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Afrikalı Leo kitabında Osmanlı ve Yavuz Sultan Selim'in Kahire seferinde 8000 kişiyi öldürdüğünü iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda analizler ve tespitler yapmaktadır. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.
Kitaplarının Türkçe çevirileri Yapı Kredi Yayınları
tarafından yayımlanmaktadır.
KİTAPTAN
ALINTILAR
“Yaradan bile keyfimiz için kuzuları boğazlamamızı söylüyor,
ama asla kurtları değil...
-Eğer önündeki kapılar bir daha yüzüne kapanacak olursa,
hayatının sona ermediğini düşün. sona eren şey yalnızca hayatlarının
birincisidir ve diğeri başlamak üzere sabırsızlanmaktadır.O zaman bir gemiye
bin, seni bekleyen bir kent vardır.”
“İdarecilerin en kötüsü seni sopalayan değil seni kendi
kendini sopalamaya zorlayandır.”
“Yürekten istediğin bir dileğin varsa, Tanrı'dan onu yerine getirmesi için
yalvarırsın. Ama bu işi nasıl yapacağını emredemezsin.”
“Ne rezil bir hayat bu! Ekmek paranı yitirmemek için el etek
öpmeye mecbursun!”
“Kimse dinlemek istemezken öğüt vermek neye yarar?”
"Eskiden, Araplar, her bilge söz için bir deve hediye
ederlermiş."
“Karanlık dönemlerden geçmenin yolunun sahte aydınlıkların
peşinden koşmak olduğu söylenmez mi?”
“Kendin için yaşamak istiyorsan, okumalı ve
zenginleşmelisin. Önce tahsil, sonra para. Tersi değil! Çünkü paran olduğunda
tahsil görmeye ne sabrın olur ne de yaşın müsaade eder.”
“Bilge adamın sözü, aydınlıkta akan su gibidir. Ama
insanoğlu her çağda, en karanlık mağaralardan fışkıran suyu içmeyi yeğlemiştir.”
“Bir insanın yakınları arasında kendini aniden yabancı
hissetmesine hangi bakışın, hangi sözün, hangi alayın yol açtığını kim
bilebilir ki?”
“O gün hepsinin alınyazısı yazıldı ve mühürlendi; tıpkı bir
parşömen gibi, geriye bu dürülü yazgının açılması kalmıştı.”
“Ne cennet; ne cehennem! Araf!”
"Kaderin tekrar tekrar korkunç geçişidir varoluşumuzu
belirleyip şekillendiren..."
"Tanrı biliyor ya, nasıl da yabancı hissediyorum
kendimi bu kutlamanın ortasında!"
İNCELEME/ ALINTI
Amin Malouf; tarihin önemli bir kesitini fon olarak kullanıp
yazdığı kurgusal romanı "Tanios Kayası" ile 1993 yılında Goncourt
Akademisi Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.
Merkezimizde Lübnan dağlarındaki küçük bir köy, 1830'lı
yıllar Ortadoğu'suna bakıyoruz.
Bu küçük Hristiyan köyü; güzel Lamia'sı, kocası Gerios'u,
şeyhi Francis'i, yasak aşk meyvesi Tanios'u ile birlikte bu tablonun tam
ortasında yer alır. Emperyalizmin paylaşım savaşının en hararetli yıllarında bu
küçük insanlar tarihin gidişatını etkileyemezler pek tabii ki, kendi köylerinin
kaderi bile onların ellerinden uzaktadır; ama tarihe, herkes gibi izlerini ve
söylencelerini bırakılar.
Mısır'da Mehmet Ali Paşa Osmanlı'ya karşı bağımsızlığı ilan
etmiş, hatta Fransız'ların desteği ile İstanbul'a yürüyüp payitaht'ı alma
hayallerindeyken; bunu engellemek isteyen Osmanlı, İngilizlerle kolkola verip
köyümüzdeki dağı kontrol altında tutmaya çalışır. Zira Paşa'nın yukarıya
yürüyebilmesi için o dar geçidi kontrol etmeye ihtiyacı vardır.
Daha sonra ismi bir kayaya verilecek olan Tanios'un gururu,
eğitimi, aşkı ve geleceği için sınanmasını ve mücadelesini anlatan oldukça
akıcı bir roman.
Büyümek bizim çocukken en çok istediğimiz duygu iken
hayattaki sorumluluklarımız arttıkça en çok korktuğumuz duygu haline geliyor.
Küçücük bir çocuğun omzuna yüklenmiş bir kader. Doğumu ile
başlayan kaderi, savaşa giden toprak parçası, kaderine yenik düşmeyen baba,
düşman ve kızı, çatı katı, limandaki gemiler, gözü yaşlı ana, Nadir, devletler
ve kaya.
Tanios, kaderinin yaşamı üzerinde korkunç geçişleriyle daha
16 yaşındayken saçları beyazlayan, süt, bal ve kan diyarı olan savaş
içerisindeki topraklarında bir gün oranın kaderini belirleyeceğini bilmeden
aşık olan, okuyan, öğrenen, büyüyen bir
asi ruh ve delinin dudaklarından dökülen yazgısı.. Baştan çıkaran güzellikler,
çekirgeye dönüşen insanlar, yöneticilerine kayıtsız şartsız boyun eğen bir
halk, bir sözle yabancılaşan anne ve baba, hayatta dayanak noktası ve kader
belirleyicisi olan bir okul, patrik cinayeti ve sonrasında merdivendeki
portakallarla başlayan sergüzeşt, sıla hasreti, ihanet sonrası gelen ölüm,
suçluyu cezalandırmaya sıra geldiğinde gösterilen merhamet.. Ve sığınılan çatı
katı, turuncu saçlı bekleyiş limanı, en sonunda da arafta bir kaya..
19 Şubat 2022 Cumartesi
BİR AT BARA GİRMİŞ / DAVİD GROSSMAN/ 2022 OCAK
KİTAP HAKKINDA
Yarım kalan öyküler, söylenmeyen sözler, beklenmedik
darbeler... Kitapları otuzu aşkın dilde okunan büyük yazar David Grossman,
ustaca kurguladığı bu çarpıcı metinde son sayfasına değin soluk kesen bir öykü
anlatıyor ve okurunu, sahnesinde tuhaf bir adamın, Dovaleh G.’nin dikildiği
komedi kulübünün kapılarından içeriye sokuyor. Dovaleh G., parlak spotların
altında, onu meraklı gözlerle izleyen seyircinin karşısında hayatını temize
çekiyor ve adeta bir psikiyatrın koltuğunda uzanmışçasına geçmişin loş dehlizlerine
dalıyor. Ters köşelerle dolu bir gösteri bu; sahnedeki adam kendi hikâyesini
anlatıyor ve bu hikâyede espriler, seyircinin suratında birer yumruk gibi,
birer tokat gibi patlıyor.
Man Booker Uluslararası, Ödülü’ne layık görülen ve samimi,
doğrudan anlatımıyla büyük övgü toplayan Bir At Bara Girmiş, herkesin derdinin
kendine olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı dünyada onca yalnızlığa
rağmen görülmeye, duyulmaya, anımsanmaya duyulan ihtiyacın ve kahkaha ile
gözyaşları arasındaki bir arpa boyu mesafenin romanı.
DAVİD GROSSMAN KİMDİR?
David Grossman (İbranice: דויד גרוסמן) 25 Ocak 1954 doğumlu
İsrailli bir yazardır. Kitapları 30 üzerinde dile çevrilmiştir ve birçok ödül
kazanmıştır. 2008 yılında yazdığı, “Vatanın Sonuna” adlı kitabında
İsrail-Filistin savaşına değinir. Bu kitabından sonra, bir çocuk kitabı,
çocuklar için bir opera ve çeşitli şiirler yazmıştır[1]. 2014 yılında yazdığı
“Zamandan Ayrılmak” kitabı, çocuklarının ölümünden sonra acı çeken ailelerle
ilgilidir. 2017 yılında, daima beraber çalıştığı çevirmeni Jessica Cohen’le
birlikte, “Bir At Bir Bara Girer” adlı kitabıyla Man Booker Uluslararası
Ödülü’nü kazanmıştır. 2018’de edebiyat dalında İsrail Ödülü’nü almıştır.
Grossman Kudüs’te doğdu. İki erkek kardeşten büyük olanıdır.
Annesi, Michaella, Filistin Mandası’nda doğdu. Babası, Yitzhak dul olan
annesiyle birlikte, 9 yaşındayken Polonya’nın Dynów kasabasından İsrail’e
göçtü. Annesinin ailesi Siyonistti ve fakirlerdi. Büyükbabası, Galilee’de yol
döşüyordu ve daha fazla gelir için halı alıp satıyordu. Biyolojik annesi
Polonya’da manikürcülük yapıyordu ama polislerin kendisini ve ailesini rahatsız
etmesiyle daha önce hiç terketmediği doğum yerini terk etmek zorunda kaldı.
Oğlu ve kızıyla birlikte Filistin’e göçtü ve zengin muhitlerde ev temizliği
yaptı.
Grossman’ın babası otobüs şoförlüğü yaparken bir kütüphanede
kütüphaneci oldu. Babasının kütüphaneyle olan ilişkisinden dolayı, David
“okuyan bir çocuk” oldu ve edebiyata karşı ilgi geliştirdi. Bu ilgi daha sonra
kariyerine dönüşecekti. Grossman bu durumla ilgili, “Babam bana çok şey verdi,
ama bana daha çok Sholem Aleichem’i verdi” demiştir. Sholem Aleichem,
Ukrayna’da doğan ve Yiddiş dilinde verdiği büyük eserlerle bilinen bir
yazardır. Aleichem, daha çok “Çatıdaki Düzenbaz” müzikaline ilham verdiği
hikâyeleriyle bilinir. 9 yaşında, Grossman Sholem Aleichem’in çalışmaları
hakkında yapılan ulusal bir yarışmayı kazandı ve daha sonra ulusal radyoda
çocuk aktör olarak çalışmaya başladı. 25 yıl kadar İsrail yayıncılığında
çalıştı.
1971 yılında, Grossman istihbarat bölümünde askeri görevine
başladı. 1973 yılında Yom Kipur Savaşı’nın patlamasına rağmen, Grossman hiçbir
çatışamaya katılmadı. Grossman, Kudüs İbrani Üniversitesinde felsefe ve tiyatro
okudu. Üniversiteden sonra, bir zamanlar çocuk aktör olarak çalıştığı radyoda
çalışmaya başladı. Daha sonra, İsrail’in ulusal radyosu, Kol Yisrael’de sunucu
oldu. 1988 yılında, Filistin yönetiminin kendi devletini deklare ettiği ve
İsrail’in varolma hakkını tanıdığı haberini saklamamasından dolayı işten
kovuldu.
Grossman Kudüs’ün dışındaki Mevasseret Zion’da yaşamaktadır.
Çocuk psikoloğu olan Michal Grossman’la evlidir. Yonatan, Ruthi ve Uri isimli
üç çocukları vardı. Çocuklarından Uri, İsrail Ordusu’nda tank komutanıyken,
2006 Lübnan Savaşı’nda öldü. Uri’nin hayatı daha sonra, Grossman’ın kitabında
hatırlandı ve kutlandı. 2015’te Grossman, Edebiyat dalında aday gösterildiği,
İsrail Ödülleri’nden adını çekti. Bunun nedeni, Netanyahu’nun hakem panelindeki
iki kişiyi, anti-siyonist oldukları gerekçesiyle hakemlikten çekmeye
çalışmasıydı. 2018 yılında Grosman ödülü kGrossman dobra ve solcu bir barış
aktivistidir. The Economist gibi ünlü dergiler tarafından, İsrail’in kültürel
elitinin solcu temsilcisi olarak tanımlanmıştır. İlk başta, İsrail’in 2006
Lübnan Savaşı’ndaki tutumunu, nefsi müdaafa olarak desteklemiştir. 10 Ağustos
2006’da Grossman ve diğer yazar arkadaşları Amos Oz ve A.B. Yehoshua bir basın
toplantısı yaparak, hükümeti bir ateşkese yönelmesi çağrısında bulundular.
“Savaşa gitmek hakkımızdı, fakat her şey daha karışık hale geldi... birden
başka çözüm yolu olduğuna inanıyoruzç” diyerek, müzakereye dayalı bir çözümü
önerdiler.
İki gün sonra, Grossman’ın 401’inci Zırhlı Tugayında
Üstçavuş olan 20 yaşındaki oğlu Uri, güney Lübnan’da öldürüldü. Ateşkes
başlaman biraz önce, içinde bulunduğu tank tanksavar füzesi tarafından
vurulmuştu. Grossman, oğlunun ölümünün, Filistinlilere karşı tutumunu ve
İsrail’in Filistinliler politikasına karşı olan muhalefetini değiştirmediğini
belirtti. Hikayelerinde siyasetten uzak durmaya çalışsa da oğlunun ölümü,
İsrail-Filistin savaşını daha detaylı bir şekilde ele almasına neden oldu. Bu
açık bir şekilde, “Vatanın Sonuna” kitabında görülüyordu.
Grossman, oğlunun ölümünden iki ay sonra, 1995 yılında
öldürülen İzak Rabin’in ölüm yıl dönümü için toplanan 100,000 kişiye seslendi.
Ehud Olmert hükümetinin liderlik konusunda başarısız olduğunu ve bölgede
pozitif gelişmeler için tek umudun, Filistinlilere ulaşmakla olduğunu belirtti:
“Tabii ki yastayım, ama acım öfkemden daha büyük. Bu ülke ve
senin (Olmert) arkadaşlarınla bu ülkeye yaptıklarınız için acı içindeyim.”
Savaşla arasındaki kişisel bağ için, Grossman şunları
söyledi:
"Beni basmakalıp etiketlerle bağdaştıran kişiler oldu.
Onlara göre ben, kendi çocuğunu askere asla göndermeyecek, hayatın ne olduğunu
bilmeyen naif bir solcuydum. Sanırım bu tür insanlar gördü ki, İsraili çok
eleştirebilirsin ve buna rağmen onun ayrılmaz bir parçası olabilirsin. Bunu
İsrail Ordusu’na ihtiyat personeli olarak söylüyorum"
2010 yılında Grossman, karısı ve ailesi, gittikçe yayılan
İsrail yerleşim birimlerine karşı protestolara katıldı. Doğu Kudüs’te,
Filistinlilerin evlerini ellerinden alıp yerleşen Yahudi yerleşimcileri
protesto ederken polisler tarafından saldırıya uğradı. The Guardian gazetesi
için çalışan bir gazetecinin nasıl bu kadar bilindik bir gazeteci saldırıya
uğruyor sorusuna: “Beni hiç tanıyorlarmı bilmiyorum” diyerek cevap verdi.azandı.
Ödüller ve Onurlar
1984: Yaratıcı çalışma dalında Başbakanlık Ödülü
1985: Bernstein Ödülü (Orijinal İbranice Roman Kategorisi)
1993: Bernstein Ödülü (Orijinal İbranice Roman Kategorisi)
2001: Sapir Ödülü – Kaçabilecek birisi
2004: JQ Wingate Ödülü (kurgu) Kaçabilecek birisi
2004: Italian ödülü- Premio Flaiano
2004: Bialik Ödülü- Edebiyat (Haya Shenhav ve Ephraim Sidon
ile)
2007: Emet Ödülü
2007: Ischia Uluslararası Gazetecilik Ödülü
2008: Geschwister-Scholl-Preis
2010: Albatros Edebiyat Ödülü “Vatanın Sonuna” (Alman
Çevirmen Anne Birch Hauer ile birlikte)
2011: JQ Wingate Ödülü “Vatanın Sonuna”
2015: St. Louis Edebiyat Ödülü, Saint Louis Üniversitesi
2017: Man Booker Uluslararası Ödülü
2018: İsrail Ödülü
Kaynak: Vikipedi
KİTAPTAN ALINTILAR
“Tanrı'dan bahsediyor.
Benden söylemesi, bir yerlerde takdir edilmenin en sağlam
yolu orada bulunmamaktır.”
“Öfke dolusun," dedi bana. "Hayır, hasret
doluyum," diye geçirdim içimden.”
“Haklı mıyım yoksa haklı mıyım?”
“Neden bahsettiğimi anlıyormuş gibi yapın bir zahmet, tamam
mı?”
“Demek geldin, diyor bakışları. Bak zaman bizi ne hale
getirdi, al, işte karşında duruyorum, hiç acıma bana.”
“Akıl almaz bir olay, öyle değil mi? Benim için her şeyin en
iyisini istediğini iddia eden bir kadın bu ve tutup beni dünyaya getirmiş!”
"Düşünmekten ne çıkardı ki, hem hiç kimse düşüncelerini
dizginleyemez, insan beynini durduramaz ki, ya da bunu değil yalnızca şunu
düşün diye ayar çekemez ki beynine. Yalan mı?"
“Adalet gözle görülür olmalıdır.”
“İnsanların dünyadaki günleri sayılıdır, unutma, sen sen ol,
o sayılı günleri onlar için hoş kıl.”
“...sevgili Fernando Pessoa'mızdan alıntı yaparak şöyle
fısıldadığını duyabiliyorum kulağıma: 'Bütün olmak için, var olmak yeter de
artar.'
“Hayattaki en büyük başarım geniş ve birlik olmuş bir aile.
En azından bana karşı.”
"Kendi kendisini incitmekte bu kadar başarılıyken
başkasına neden gerek duyduğunu merak ediyorum."
"Kendimi o kadar az anlıyorum ki..."
-Beni görmeni,
gerçek anlamda görmeni, sonra da bana anlatmanı istiyorum.
-Ne anlatacağım ki
sana?
-Gördüğünü."
“Öksüz demek birdenbire yaşlanan kişi demek, değil mi? Ya da
sakat gibi bir şey. Mesela Ölü Deniz fabrikasında çalışan babası vincin altında
kalan ve o günden sonra kekelemeden konuşamaz olan, dokuzuncu sınıftan Eli
Stieglitz’e denir öksüz diye. O zaman ben de mi kekelemeye bağlayacağım acaba?
Öksüz nasıl bir ses çıkarır? Babası olmayan öksüzle, annesi olmayan öksüz
arasında bir fark var mıdır?”
“İşte böyle sayın seyirciler! Bu hayatın gelip dayandığı yer
budur. İnsan planlar yapar, Tanrı ise ona kelek atar.”
“O şey vardır ya, dedi usulca, "hani insanın içinden
elinde olmaksızın fışkıran şey? Dünyada belki yalnızca o biricik kişinin sahip
olduğu şey?"
Kişiliğin ışıltısı, diye geçirdim içimden. İçimizdeki kor.
Ya da içimizdeki karanlık. O muamma. Eşsizliğin o titreşimi. Kişiyi tanımlayan
sözcüklerin ötesinde yatanlar; kişinin başına gelen, hayatında ters giden ve
ruhunda zaman içinde çarpıklaşan şeylerin ötesinde.”
YORUMLARIMIZ
Kitabımız, Netanya kasabasında tek gecede yaşanan iki saatlik
bir stand-up gösterisine odaklanıyor.
Mekân olarak bir bar ve sahnede canlı performans sergileyen
Dovaleh G.
“Bayanlar ve Baylar! diye duyuruyor, alkışlarınız Dovaleh G
için gelsin!”
Stand-up sanatçısı Dovaleh G, çocukluk arkadaşı hakimlikten
emekli Avishai Lazar''dan (çocukluğu boyunca eşit ilişki kurabildiği tek
yaşıtıdır) gece kulübüne gelip onu izlemesini ve düşüncelerini belirtmesini
ister. Barda kahramanımızı izleyen tanıdık çok kişi var ancak kitap Dovaleh G
ve Avishai Lazar'ın gözünden ilerliyor.
Metin boyunca bol bol fıkralar ve espriler uçuşuyor. Kitaba
adını veren “Bir At Bara Girmiş” fıkrası ise kitapta yarım kalan tek fıkra.
İsrail politikasına
oklarını yöneltiyor. Yahudi Soykırımı önemli bir tema ayrıca.
Dovaleh G'nin annesi Yahudi Soykırımından tüm ailesini
geride bırakarak, ağır hasarlarla kurtulmuştur. Baba ise bir şekilde
soykırımdan yırtmış, Dovaleh'in deyimiyle " felakette kendisine figüran
olarak dahi rol bulamamış," biridir. Anneye karşı oldukça yumuşak olsa da
Dovaleh G'ye karşı acımasız ve serttir.
Kendi yaşamından kesitler anlatmaya başlayınca Dovaleh G;
anne, baba ve çocuktan oluşan küçük ailesinin sırlarını da ortaya döküyor.
“Dovaleh'e Vurmaca oyunu”nun baş kişisi küçük Dovaleh başlangıçta annesini
güldürebilmek için ellerinin üzerinde
yürüse de savunma mekanizması olarak kullanıyor sonrasında bunu.
Fıkraların, esprilerin arasında sık sık geçmişe dönüyoruz,
İsrail'de liselilerin askeri eğitim için yolllandığı kamplardan olan Gadna
kampında, 14 yaşındaki Dovaleh'in hayatının değiştiği o ilk cenaze gününde
takılıyoruz. Dovaleh'in ebeveynlerinden biri ölmüştür ama annesi mi babası mı
kimse bilmez.
Refakatçisi asker ile
cenaze için yolan çıkan küçük Dovaleh'i
fıkralarla dolu bir yolculuk yapar. Ordudaki fıkra yarışmasının şampiyonudur
asker. En azından o öyle söyler.
Dramını komediye çeviren komedyenin dramı. Kimi seyirciler
karşılaştıkları sıra dışı gösteri nedeniyle kulübü terk ederken, kimi merakla
gösterinin sonuna dek kalmayı tercih eder. Yazar okuyucuyu da bu gösteride
barda oturan seyirciler arasına yerleştiriyor.
Hoşça vakit geçirmek, hatta gülmek için masaları dolduran
seyirciler Dovaleh G'nin gösterisi sonunda, bir nevi, umduğunu değil bulduğunu
yemek zorunda kalır.
Eski hakim Lazar gitmek ve kalmak arasında bocalasa da
kalmayı tercih ediyor. Çünkü anlatılanlarda kendisi de kendi gerçekleriyle ve
kişiliğindeki eksiklikleriyle hesaplaşmasına tanıklık ediyoruz.
Son zamanlarda okuduğum en ilginç kurguya sahip.
Alışageldiğimiz gibi bölümlerden oluşmuyor. Tüm olaylar ve karakterler aynı
anda sahnede var edilmiş. Kitabın durak noktaları ana karakterin nefes
alabilmek için es verdiği zamanlar. Seyircilere ve okuyuculara yer yer cinnet
hali yaşatsa da, çarpıcı bir anlatımda dikkatle onu izliyoruz. Dovaleh G ile
birlikte hayatımıza bakıp geldiğimiz noktadaki pişmanlıklarımızı ya da
yetkinliklerimizi düşünüyoruz.
Standapçı Dovaleh G., arkadaşı ve kadın ( beklenmeyen
izleyici) kitabın ana karakterleri…
Komedyenler üzerine düşündüm (Daha doğrusu kitaptaki türden
komedyenler üzerine…)
Bu öyle bir meslek ki salondaki en zeki kişi siz
olacaksınız, her an anlık memnuniyet vermek zorundasınız, bütün salonu kontrol
etmelisiniz ve bunu sağlayan her türlü dengeye hakim olmalısınız. Gerektiğinde
onurunu ve utancını ayaklar altına almayı gerektiren metodları kullanarak…
Her an güldürmek için orada bulunmanın baskısı. Bunu
yapamadığınız zamanlarda ortaya çıkan yok olmak tehlikesi, var olmakla yok
olmak arasındaki o ince çizgi üzerinde yaşamanın baskısı.
Güldürmek uğruna gülemez hale gelmek. Kitapta komedyenin
gülmediğine dair bir belirti yok ama böyle olduğunu düşünüyorum. Komedyenler
hiç gülmez değil tabi ki, ama mesleklerinin bu duyguyu kaybettirdiğini
düşünüyorum. Komedyenlik deyip geçmemeli, çok zor bir meslek.
Dovaleh G'nin kendini parçalamasının tanığı olduk.
Kahramanımız hasta, belki de son gösterisinde geçmişi ve hayatında bir şekilde
yer almış insanlarla yüzleşiyor. Kitapta salt bir acı, kelimelerle ifade
edilemeyecek kadar büyük bir çöküş var. Bu acıyı okumuyoruz, ancak görüyoruz.
Yazar bu acıyı bize farklı yollar ve betimlemelerle hissettiriyor.
********
“Gör, beni!
-Beni görmeni, gerçek anlamda görmeni, sonra da bana
anlatmanı istiyorum.
-Ne anlatacağım ki sana?
-Gördüğünü."
“Dedikleri zor bela anlaşılıyor artık. Ayağa kalkıp sahneye
daha yakın olan bir masaya geçiyorum. Onu bu kadar yakından görmek tuhaf
geliyor. Bir an başını kaldırdığında, spot ışığı görsel bir yansıma
yaratıyor ve on dört yaşında bir adamın içinden elli yedi yaşında bir çocuk çıkıyor.
**********
Acınmadan ve acındırmadan bir acı nasıl anlatılır?
Güldürerek
Elleri üzerinde yürüyen bu çocuğu sevgiyle kucaklamak istedim.
"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor. /
Edip Cansever"
Kitabın seveni kadar sevmeyeni de çok. Ben ve birlikte
okuduğum arkadaşlarım çok sevenlerdeniz.
Keyifli okumalar/ NİGAR









