19 Ocak 2021 Salı

 2021 OCAK AYI KİTAP LİSTEMİZ



 2020 ARALIK AYI KİTABIMIZ (BİZANS SULTANI_ SELÇUK ALTUN)


KİTAP HAKKINDA
Bizans resmi tarihine göre yaşlı imparator XI. Konstantinos, başkent surlarında Osmanlı kuvvetlerine kılıç sallarken öldü. Bazı tarihçilere göre o, Türklerin elinden son anda kurtulan bir Ceneviz gemisiyle kaçmıştı. Konstantinopolis (İstanbul) düştükten sonra imparatorun cesedi bulunamadı. İstanbul'un fethinden 555 yıl sonra, üç gizemli adam Galata'da yaşayan bir akademisyene ulaştı. Onlar 1475'te İtalya'da ölen, son Bizans imparatorunun vasiyetini yerine getirmek için kurulan gizli örgüte mensuptular. Bir satranç ustası olan genç adama, XI. Konstantinos soyundan geldiğini kanıtladılar. O artık sürgündeki Bizans İmparatoru XV. Konstantinos'tu. Örgütün başına geçmek ve servetine hükmetmek için ata vasiyetinin son maddesini yerine getirmesi; vasiyetin ne olduğunu öğrenmesi içinse altı duraktan oluşan bir sınavdan geçmesi gerekiyordu. Bu roman, gezegene modern yaşamın tohumlarını atan Bizans uygarlığına bir saygı buketidir.

SELÇUK ALTUN KİMDİR?

Romancı. 19 Ağustos 1950, Şavşat / Artvin doğumlu. İlkokulu Mardin’in Derik ilçesinde bitirdi. Samsun Maarif Koleji, Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü mezunu. Yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. Önce kaymakamlık, sonra valilik yapan babasının görevi gereği çocukluğunun bir bölümü Anadolu‘nun Eskişehir, Samsun, Hakkari gibi illerinde geçti. Bir yıl İngiltere‘de yaşadı.

Özel sektörde, özellikle finans kesiminde yöneticilik yaptı. İşi gereği yurtdışına çok sık yolculuklarda bulundu. Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu görevli üyesi ve YKY Yönetim Kurulu başkanı olarak çalışmalarını sürdürdü.

Kitap ve kitap evleri üzerine kılavuz denemelerini, başta kitap-lık olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı. Oktay Rifat‘ın pek çok şiirini İngilizceye çevirip bastırarak Amerika‘da tanıtımını üstlendi.

“Postmodernizm bir akım değildir. Sadece yazılı ürünler kapsamında ele aldığımızda ise Lyotard’ın ‘durum’ tanımı da bunca birbirinden farklı yazarı birleştirici olmakta yeterli değildir. Gene de, bir romanı postmodern diye adlandırmamıza, Selçuk Altun’un romanlarını da bu tanımın içine oturtmamıza destek olacak temel öğeler bulunmaktadır. Bunların belli başlıları parodi, pastiş, parçalılık, ilinti gevşekliği, süre düzeninin bozulması, olguyla kurmaca ayrımının kalkması, tür sınırlarının kalkması ve paranoyadır. Bu öğelerin hemen hemen hepsi de Selçuk Altun’un romanlarında çeşitli yoğunluklarda yer almaktadır.” (Güven Turan)

“Selçuk Altun öyküsüne hayat görüşünü de katan, yazarken kim alınır kim kırılır diye düşünmeyen bir yazar. Romanlarında kendisini rahatsız eden konulara değinirken kalemini hiç sakınmıyor. Kendince doğru, başkalarına göre aşırı sayılabilecek hassasiyetlerini satır aralarında değil, açık açık dile getiriyor. Hayat görüşünün birçok açıdan toplumun genel kabulleriyle çeliştiği de açık. Sakin ve huzurlu bir okuma isteyenlere bu yönü ters gelebilir, okurken düşünmeyi sevenler için ise çekici bir yanı olduğu su götürmez.” (Barış Müstecaplıoğlu)

ESERLERİ:

ROMAN: Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir (2001), Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca (2002), Kurşun Lezzeti (2003), Annemin Öğretmediği Şarkılar (2005).

ARAŞTIRMA: Erhan Bener’in Dünyasına Yolculuk (2004).

ÇEVİRİ: Seçme Şiirler (1997).

KİTAPTAN ALINTILAR

“Atatürk’ün sence yaptığı en önemli yanlış neydi?” sorusuyla beni şaşırtmıştı.
-“Erken ölmek?”

"Türk erkeklerinin bir sefilliği de kadınları kuluçka makinesi bellemektir."

"Nice vatandaşım gündemdeki yolsuzluklara tuttukları takımın kaçan penaltısı denli üzülmez, gazete bile okumaz, ama yavan televizyon dizilerine tutkuyla kilitlenirdi."

"“Ak göğsün arası Zemzem pınarı

                                                    İçsem öldürürler, içmesem öldüm.”
"Anneannem akvaryum almayınca, denizlerimizde görülen 27 tür köpekbalığını sayarak onu topa tutmuştum. İnsanları tanıdıkça tüm hayvanları sayacaktım."

"Bana tarihi üç sözcüğe sığdır dense, formülüm “Tarih = Hırs + Şans – Basit Hatalar”dır."

"Bizans'ta taç giymek, ucu açık bir ölüm fermanını peşinen almak demekti."

"Avrupa, İskenderiye Kitaplığını talan eden Araplara gösterdiği tepkinin onda birini, kenti eşsiz Konstantinopolis Kütüphanesi’ne varana dek yağmalayan Haçlılara göstermiş midir?"
""Bizans Sultanı" aynı zamanda, Konstantinopolis'i ele geçiren Sultan II. Mehmet'in takma adıydı."

"Herakleonas, su görmekten korkardı. Boğaziçi'ne, yürüyerek geçmesi için, boydan boya gemiler dizildi. Güzergahın iki tarafına bitkilerden duvar örülerek su görmesi önlendi. Seferden zaferle dönüldü."

"11 yüzyıl ayakta kalan Bizans'ı 88 imparator yönetti ve 65'i saray darbesine maruz kaldı. 29'u vahşice öldürülürken 13'ü manastıra sığındı."

"Hocalığa başlarken Eugenio, "Öğrencilerin sana emanet mum taneleridir, unutma" demişti. Daha fazlasını yaptım, onların titrek ışıklarıyla içimi ısıttım."

"Fatih Sultan Mehmet Bizans'ın hem doğru, hem de eğrisinden beslendi. "Annen Hıristiyan'dı, bize katıl tüm Avrupa'ya egemen ol" diyen Papa'nın tuzağına düşmedi. Çok zeki, filozof duruşlu, oyunbaz ve mağrurdu. Hedefi, Büyük İskender'in Doğu'da başardığını Batı'ya giderek ve hükümran kalarak yinelemekti."

"Bir zamanlar Bizans entrika sözcüğüyle eş anlamlıydı. Bu imajı giderek değişti. Bence Bizans, Batı ile Doğu'yu harmanlayıp döneminin en önemli uygarlığı konumuna geldi ve Rönesans'ı ateşledi."

""Sümela" adını, Yunanca karanlık anlamına gelen melas'tan ödünç aldı derler. Karanlığı severim, her tonunun değişik bir tadı vardır, şiirlerden bilirim."

"Kapadokya'nın Persçede, güzel atlar ülkesi anlamına gelen bir deyimden türediğine inanmıyorum. Bu sessizlik ummanına, deveden daha uygun bir simge olamazdı."

"Ders kitaplarımıza göre Fatih, çağ açıp çağ kapayan bir dahi lider; bibliyofil ve sanatsever bir bilge; Batılı hizipler tarafından zehirlenmese Avrupa kıtasını ele geçirecek bir eşsiz padişahtı. Batılı çağdaşlarıysa onu uygarlık ve Hıristiyanlık düşmanı bir acımasız, büyük oğlu II. Bayezid tarafından zehirlenen kaypak bir biseksüel bellemişti."

"Duvarında " her ölüm erken ölümdür." yazan bir kuru çeşmenin yanindan geçen, sokak köpeklerinin seğirttiği veya bir küme yabani incir ağacının önünde biten ince yollarda yürüdükçe dinlendim. Adsız sokaklarda sessizlikle serinliğin düetini dinledim. Gökyüzü karadikça her köşenin kendi ışığını salgıladığını fark ettim."

YORUMLARIMIZ

Bizans Sultanı Romanı Kahramanı otuz üç yaşına geldiğinde sürpriz bir durumla karşılaşır. Kendisine Bizans Sultanı olduğu söylenir. Üstelik gösterilen kanıtlar da oldukça etkileyicidir. Bizans Tarihine göre son imparator XI. Konstantinos İstanbul’un Fethi sırasında Osmanlı Kuvvetleriyle çarpışırken ölmüştür. Bazı tarihçilere göre de XI. Konstantinos’un Osmanlı Kuvvetlerinin ellerinden kurtulup bir Ceneviz gemisiyle kaçarak İtalyada sürgün hayatı yaşadığı ve 1475 yılında öldüğü söylenmektedir.

Bizan Sultanı Romanı bu ikinci senaryodan esinlenerek kurgulanmış bir romandır. XI. Konstantinos, kendisinden sonra gelecek olan varislerine bir vasiyet bırakmıştır. Vasiyete ulaşmak için altı aşamalı bir sınavdan geçmek ve sırları çözmek gerekmektedir. Aradan geçen 555 yılda bu aşamalar tamamlanıp sonuca ulaşılamamıştır. 2008 yılında otuz üç yaşına giren Roman Kahramanı Halas, XI. Kontantinos’un ölmeden önce vasiyetini, gizli tahtını ve servetini emanet ettiği üç soylunun kurduğu, ‘’Hukukun Muhafızı’’ anlamına gelen Nomo adlı örgütten, olmayan Bizans Tahtı teklifini alır.

Halas İstanbul Galata Kulesi mevkiinde yaşayan, varlıklı bir ailenin torunudur. Amerikalı olan babasıyla annesi boşanmış, dedesi vefat etmiş, anneannesi ve annesiyle yaşamaktadır. Çok okuyan, kültürlü, yurt dışında eğitimini tamamlayan, satranç oynamayı seven Halas, Boğaziçi üniversitesinde ders vermektedir. Kendisine sunulan teklifi inandırıcı bulmaz ama iyi bir oyun içinde olduğunu düşünerek kabul eder. Böylece Halas’ın Bizans Sultanı olma yolunda başarması gereken altı aşamalı sırlarla dolu macerasına eşlik eden okuyucu, hem Halasın günümüzdeki yaşantısına hem de Bizans kültürü hakkında yoğun bilgiler ışığında sayısız yerleri gezmeye tanıklık edecektir.

Yazar Selçuk Altun’un engin tarihi bilgisini araştırma, gezip inceleme ile de desteklediğini öğrendiğimizde; böyle bir kurgunun, kültürel alt yapı karşısında zayıf kaldığını düşünmeden edemiyoruz. Başka bir kurguyla yazılsa bilgiler okuyucuda daha kalıcı yer eder miydi acaba?

İlk kez Selçuk Altun Romanı okuduğumuz için yazarın romanlarına ilişkin bazı ortak özelliklerini de öğrenmiş olduk. Selçuk Altun, bu romanında da olduğu gibi romanlarında sıkça okuyucusunun karşısına çıkıyormuş. Ayrıca roman kahramanları genellikle varlıklı, kültürlü, zevk sahibi, zeki kişilermiş. Romanda Bizans sırlarının yanında, günümüzde yaşayan Halas’ın hayatının sırları da devam etmektedir. Babasının ve sevgilisinin gizemleri, hatta kitabın son sayfalarına kadar roman kahramanının adı dahi bir sır olarak saklanıyor.

Bu romanı okumayı tercih etmek bize, kitapları Amerika’da ve İngiltere’de çok sevilen ve gerçek bir bibliyofil olan Yazarımız Selçuk Altun’u tanımamıza vesile oldu. Ayrıca medeniyetler beşiği olan Anadolumuzun sahip olduğu kültürel zenginliklere karşı büyük bir merak ve bunların açığa çıkarılması, korunması konusunda büyük bir istek uyandırdı. Daha çok gezilip görülecek zenginlikler olduğu gibi, bunlara ulaşabilen daha çok nesiller de olmalı.

Merak uyandıran ve bilgi sunan, sürükleyici bir roman. Bir kitaptan başka daha neler istenir ki…..

İYİ OKUMALAR: SELMA

22 Aralık 2020 Salı

 2020 ARALIK AYI KİTAP LİSTEMİZ






 2020 KASIM AYI KİTABIMIZ (DOĞU AVRUPA'DA YOLCULUK GABRİEL GARCİA MARQUEZ)


KİTAP HAKKINDA

ınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç acele etmiyorlar, telaş yok, sanki yaşamak için her şeyi ağırdan alıp tüm vakitlerini kullanıyorlar. Burada da köylerdeki aynı saf, iyi kalpli ve sağlıklı kalabalık kitleler var ama devasa boyutlarda.

Doğu Avrupa'da Yolculuk Gabriel García Márquez'in 1950'lerde gazeteci olarak Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelere yaptığı seyahatin bir güncesi. Doğu Almanya'dan başlayıp Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği'ne uzanan bu serüven boyunca okurlar Márquez'in hem yol arkadaşları ve tanıştığı kişilere dair gözlemlerini hem de dönemin toplumsal ve siyasi gelişmeleriyle ilgili yorumlarını bulacaklar, elbette hepsi yazarın kendine has renkli anlatımıyla.

Kitap, Paris’teki bir dergide grafikerlik yapan Fransız Jacqueline, Milano’da dergi muhabirliği yapan İtalyan Franco ve Kolombiya’dan gazetecilik yapmak için Frankfurt’a gelen Marquez’in 1957 yılında demir perdenin ardını görmek için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Marquez kimi zaman arkadaşlarıyla kimi zaman da tek başına yaptığı üç aylık yolculuk Almanya, Çekoslovakya, Polonya, SSCB ve Macaristan’ı kapsar.

Kitap Marquez'in ölümünden sonra yayınlanmış.

 GABRIEL GARCIA MARQUEZ

Kolombiyalı, tüm Latin Amerika’da Gabo olarak bilinen yazar, romancı, hikayeci ve oyun yazarı.

1972’de Neustadt Uluslararası Edebiyat Ödülü’nü, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, 20. Yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak nitelendirilmektedir.

‘Büyülü Gerçeklik’ akımının önde gelen isimlerinden biri olmuştur.

1967 yılında yayımladığı Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri Marquez’i dünya çapında bir şöhrete kavuşturmuştur.

Yaprak Fırtınası, Kolera Günlerinde Aşk, Albay’a Mektup Yok, Hanım Ana’nın Cenaze Treni, Mavi Köpeğin Gözleri, Kırmızı Pazartesi… eserlerinden bazıları.


Sayfa Sayısı: 144

Baskı Yılı: 2016

KİTAPTAN ALINTILAR

"Varşova kitap dolu, fiyatları da acayip bir şekilde ucuz. Çok rağbette olan bir yazar varsa o da Jack London. Halka açık okuma salonları var, sabahın saat sekizinden itibaren dolmaya başlıyor; ama Polonyalilar buralarda oturmakla yetinmiyorlar, hayatın her bir boşluğunu okumayla dolduruyorlar. Tramvay beklemek ya da temel ihtiyaç maddelerini almak için girdikleri kuyruklarda -ki bunlar bütün gün sürüyor-Polonyalilar, biraz da huşu içinde denebilecek bir dalgınlıkla kitap, dergi ve propaganda broşürleri okuyor."

“Hayatta hiçbir bakış açıları olmayan, hayattan hiçbir şekilde zevk almayan, bir pişmanlık havası içinde ve her Allah’ın günü muhteşem bir geçmişi yâd ederek yetiştirilmiş, cahil bir kuşak.”

"Kaderi için kaygılanan bir kadına göre, kaçık bir çorap ulusal bir felakettir."

"Yeniden yaşanamayacak ve açıklanamayacak bir duyarlılıkla dolu anlar vardır."

"Bense misafir kabul etmek için saçını başını taramış bir Sovyetler Birliği görmek istemiyordum. Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir."

"Hitler, Ruslar artık evinin kapısına dayandıklarında intihar etmeden bir saat önce, metroya sığınmış olan insanlar çarpışmak için sokağa çıksınlar diye metroya su basmaları emrini vermiş."

"Bize hiçbir şey ödemesinler ama bıraksınlar canımızın istediğini söyleyelim."

"Auschwitz’de hiçbir şey yerinden oynatılmamış. Cesetleri yaktıkları fırınlar, üç bölümlü bir yerin en sonunda; birincisi, içinde iki düzine duşun bulunduğu küçük bir banyo odası. Uluslarası Kızılhaç komisyon üyeleri kampı denetlediklerinde, Naziler onları hijyen düzenine inandırmak için bu masum odaları gösteriyorlarmış. Bu komisyonların orada atık su borularının bulunmadığının nasıl olup da farkına varmadıklarını insan anlayamıyor. O duşlardan hiçbir zaman su akmamış: Zehirli gaz çıkarken Hitler’in parası bu pahalı lüksü karşılamaya yetiyormuş. Daha sonra duş sistemine bağlanan fırınlardan yalnızca duman çıkar olmuş. Bölümlerden ikincisi soğutucu bir oda. Hesaba göre, bir zaman gelmiş Naziler günde 250 kişiyi öldürüyorlarmış. Fırınlar yetmez olmuş. Kışın bile cesetlerin yakılmak için soğutucu odada beklemeleri gerekiyormuş."

"Belki de Stalin'in en büyük hatası her şeye karışması olmuştu: Özel hayatın en gizli noktalarına kadar karışıyordu. Herhalde Sovyetler Birliği'nde solunan fazilet taslama havası buradan geliyor."

“İnsan Moskova’da beş apartman dairesi sahibi olabilir mi?”
“Elbette olabilir,” diye karşılık verdiler. “Ama bir insan aynı anda beş apartmanda birden nasıl oturabilir?”

"Doğu Berlin'in içine nüfuz edildikçe, bir sistem değişikliğinden fazlası olduğu anlaşılıyor. Brandenburg Kapısı'nın her iki yanında birbirine zıt iki ayrı zihniyet var."

"Frank Kafka’nın kitapları Sovyetler Birliği’nde bulunmuyor. Onun zararlı bir metafiziğin havarisi olduğunu söylüyorlar. Yine de Kafka’nın Stalin’i anlatan en iyi yazar olması mümkün."

"Halk ağır sanayideki kalkınmayı görmüyor, kahvaltıda sahanda yumurta yemek kimsenin umurunda değil, gördükleri tek yenilik Almanya'nın bölümüş olması ve ortalıkta makineli tüfeklerle Rus askerlerinin dolaşması. Batı Alman halkı da aynı şeyi görüyor: Ülke bölünmüş ve Amerikan askerleri son model arabalarda dolaşıyorlar. İkisi de protesto etmiyor; çünkü savaşı kaybettiklerini ve şimdilik boyunlarının bükük olduğunu biliyor. Ama hepsi de, sosyalizmden ya da kapitalizmden söz etmeden önce, ne istediklerini gizli gizli biliyorlar: istedikleri şey, Almanya'nın birleşmesi ve yabancı birliklerin ülkeden çıkarılması."

"Ne korkunç şey," diye mırıldandı Franco. "Hiç bu kadar umutsuz insanlar görmemiştim."

‘İşi şansa bırakmaktan başka çare yoktu. Frankfurt’ta Almanca olarak bir Alman filmi daha seyredeceğimiz bir gece daha geçirme tehlikesi karşısında Franco yolculuk için yazı tura attı.Tura çıktı. “Okey” dedi.” Sınırda deli numarası yaparız .”’

‘İnsanlar mükellef bir kahvaltı yapıyor ancak hayata küsmüş, perişan mutsuz’

‘Daha ilk dakikadan itibaren insan burada hayatın zor olduğunu büyük felaketler içinde acı çekmiş olduğunu fark ediyor.’

‘Varşova kitap dolu, fiyatları da acayip bir şekilde ucuz.’

‘Halka açık okuma salonları var. Polonyalılar hayatın her bir boşluğunu okumayla dolduruyor. Tramvay beklerken, temel ihtiyaçlarını almak için sırada beklerken. Ki bu tüm gün sürüyor.’

‘Varşova’nın mimari birliğinde kazara oluşmuş bir çıkıntı var: Sovyetler Birliği’nin hediyesi ve Moskova’daki Eğitim Bakanlığı’nın birebir kopyası olan Kültür Sarayı. Polonyalılar –onlara Ruslardan söz edilmiyor; çünkü hemen küfretmeye başlıyorlar- sonunda o binayı dinamitleyecekler.

Buchenwald Toplama Kampı’ndayken Alman rehberimiz şöyle demişti:” Bizim talihsizliğimiz şu ki, bizler bir katliamı organize ederken bile bilim adamları gibi davranırız”

‘Avusturya ‘da, üzeri çiçeklerle süslü, çam kokulu, koskoca bir kalıp sabun görmüştüm. İçimizden birinin, bu sabunun amcasından elde edildiğine inanması için yeterli nedenleri vardı.’

‘Coşku ve heyecan gösterirken bile ölçüyü kaçıran bir deliler ülkesine girmiş gibiydik sanki’

YORUMLARIMIZ

Gabriel Garcia Marquez bir gezi yazısının içinde tarih, siyaset, ekonomi, sosyoloji ve günlük hayatı çok akıcı ve sade bir dille anlatmış. Hatta okurlarına gittiği yerleri yaşatmış.

Bu kitap soğuk savaş dönemi sonrası Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı seyahatin bir güncesi.

Tam bir yolculuk kitabı. Doğu Avrupa’yı, Demir Perde ülkelerini merak edenler için okunabilecek en objektif kitap.

“Hiç bu kadar umutsuz insanlar görmemiştim” Eğer kitap bir cümleyle özetlenebilseydi, kuşkusuz bu cümle olurdu o özet.

Özellikle Sovyetler Birliği ile ilgili çarpıcı tespitlere yer vermiş.

Son derece başarılı bir eser.

Bu kitap bir seyahatnameden çok daha fazlası.


"Kitabın en kıymetli yanı, o tarihlerde doğu bloğu olarak görülen ülkelerin her birinin ne kadar farklı iç dinamiklerinin olduğunu göstermesiydi. bu ülkelerin bugün bağımsız olarak büründükleri farklı kimlikleri görünce marquez’in 1950’lerdeki gözlemlerinin ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılıyor. özellikle auschwitz kampını gezdiği bölümde almanlar ile ilgili gözlemleri, hollywood filmleri tarzının aksine çok daha çarpıcı ve gerçekçi. olan biteni bütün çıplaklığıyla, duygusallığa yer vermeden sertçe yüzünüze vuruyor. "

"Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde Sovyetler Birliği'nden getirdiler ve halkı dikkate almadan buraya koydular." diyen Marksist öğrencilerin ağızlarından dökülen tümcenin trajikomik-ironikliği oldu. Halkı dikkate almamak ne büyük bir gaflet! Sizce de öyle değil mi?"

"Harika bir gözlem, gerçekten cesur ifadeler... Marquez’in bu kitabını tanımlayan en güzel ifadeler bence. Bir çoğumuzun dikkatini çekmeyecek konulara değinmiş, aynı zamanda beyefendi üslubunu da yitirmemiş. Doğu Avrupa’nın katı, sosyalist düzenini bir çok zaman kuralları çiğneyerek gözlemlemiş, insanlarla konuşmaya çalışmış."

"Gabo, aslında Castro'dan dolayı yakın olduğu sosyalizmi kendi topraklarında görme fırsatı bulur. Soğuk Savaş yıllarında, arkadaşları ile birlikte, Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya ve Sovyetler Birliği'ni ziyaret eder. Gazeteci kimliğini öne çıkararak söylenenleri degil gördüklerini tarafsızca anlatır.

Başlığından dolayı gezi notları çağrışımı yapsa da, aslında kitap Demir Perde altında, Sovyet baskısı ile yaşayan ulusların sosyolojik çözümlemelerini içeren çok güzel bir metin. Kabullenmiş çaresizliği, tepkisizliği, belki de savaşı bir daha kaybetmiş olmanın bıkkınlığını yaşayan umutsuz Doğu Almanlar, Sovyet etkisinin farkedilmediği, politikadan uzak mutlu bir hayat süren Çekler, ardı ardına yaşadıkları felaketkerin sonucu yoksulluk içinde yaşayan, ama hep kitap okuyan, her firsatta devrimin burada tutmadığını dile getiren umutlu Polonyalılar, ekmek kuyruklarından daha uzun piyango kuyrukları oluşturan, korku ve güvensizlik içinde boğulsalar da  özgürlük için canlarını feda eden ve etmekten çekinmeyen Macarlar. Bir de Sovyetler var tabi. Ortalıkta görünmeyen otoritenin yönettiği kusursuz tiyatro düzeninde, delilik derecesindeki coşku ve heyecanla rollerini eksiksiz oynasalar da, gerçekte fakir ama iyi kalpli, dost canlısı Sovyetler.

Soğuk Savaş, her iki bloğun da diğerinden daha iyi olduğunu kanıtlamak için birbiriyle yarıştığı bir proganda savaşıydı. Ve tek kaybedenin insanların olduğu..."

İyi okumalar. Demet




14 Kasım 2020 Cumartesi

2020 KASIM AYI KİTAP LİSTEMİZ 






 2020 EKİM AYI KİTAP LİSTEMİZ






 2020 EKİM AYI KİTABIMIZ (YÜREĞİMİN SESİNİ DİNLE/ SUSANNA TAMARO)



KİTAP HAKKINDA

1993’te yayınlanan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı romanıyla tüm dünyada büyük yankı uyandıran Susanna Tamaro, bu yeni romanında o büyüleyici öykünün devamını sunuyor okurlarına. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, 80 yaşındaki bir kadının, uzaklara giden genç torununa yazdığı mektuplardan oluşuyordu. “Yapmaya değecek tek yolculuk, içimize yapacağımız yolculuktur,” diyordu yaşlı kadın, “o özgün çağrıya kulak vermeli ve yüreğimizin götürdüğü yere gitmeliyiz.” 

Yüreğimin Sesini Dinle’de, artık genç bir kadın olan torun, zorlu bir kimlik arayışı içinde yaşamın anlamının peşine düşer. Bu arayış, hem kendi yüreğine, hem de kutsal topraklara doğru bir yolculuğa çıkarır onu. Kendi öyküsünü keşfetmek için çıktığı bu yolculuğun sonunda, aile evinin tozlu tavan arasında hiç ummadığı bir öyküye kavuşacaktır: Yüreğinin Götürdüğü Yere Git. Tamaro, bu kez, Yüreğimin Sesini Dinle diyor okurlarına: Yaşama bir anlam katmak, öfkeyi sevgiye, kırgınlıkları güce dönüştürmek için...

Sayfa Sayısı: 190

Baskı yılı: 2006

KİTAPTAN ALINTILAR

"Geçmiş değiştirilemez ve gelecek hakkımız değildir. Gerçekten var olan sadece şimdidir. Sadece ânın önemi vardır."

"İçinde ilerlemek zorunda olduğum bataklık kederimdi."

"Sen benim minicik bir kırıntımı tanıdın; ben de senin mini mini bir kırıntınla ilişki kurdum."

"...hayatım rüzgara kapılmış boş bir torba gibi.."

"Senin yabani ot dediklerin, kendilerini öyle olduklarını bilmiyorlar; sen onları yargılayıp mahkum ediyorsun ama onlar kendilerini çiçek ve ot olarak bütün ötekiler gibi güzel ve önemli sanıyorlar."

"Bizi kırılgan kılan, yapmacıklıktır."

"Babam bir keresinde birbirine sarılmış olarak oturan bir çifti işaret ederek “Neden bütün âşıklar denize bakmayı severler, biliyor musun?” dedi. “Çünkü aşklarının ufuk gibi sonsuz olduğunu düşünürler. Hayalî olan duygularını, hayalî olan bir çizgiye bindirirler.”

"Kimi zaman çocukluğumuzun bir noktasında birisinin bizi kenara çekmesinin, uzun bir değnekle, sanki duvara asılı bir coğrafi harita varmış gibi hayatımızın gelecek günlerini bize göstermesinin ne kadar güzel olacağını düşünürüm."

"Gecenin ağırlığı, yanıtı olmayan soruların ağırlığıdır."

"İnsan, insan için acının, kusurun olmadığı bir dünya hayal ettiği zaman aslında ağları parçalıyor."

"Gerçekten özgür olmak insanın sahip olduğu en büyük zenginliktir."

"Yas tutması gereken yanım zamanından önce bitkin düşmüştü."

"... nereye gitmekte olduğumuzu sormadan önce, nereden geldiğimizi keşfetmemiz gerekir."

"Olaylar farklı ayrıntılara sahip olabilirler ve sınırlılığımız içerisinde gördüklerimiz, neredeyse her zaman bütünün sadece bir parçasıdır."

"Saatin zaman ayarını kuran biz değiliz, o bizim haberimiz olmadan en baştan ayarlanmıştır. Tek bilgelik, bunu bilmek, içimizde her an denetlenemeyen bir şeyin patlayabileceğinin bilincinde olmaktır."

"Yüze vurmak benim kişiliğime uygun bir davranış değildi. Gezegenler arasındaki mesafenin tek sorumlusu değişik yerçekimi yasalarıydı; önümde uzanan ufuk farklıydı; bana daima Küçük Prens’i okuyan sen de bunu biliyordun."

"Son derece farklı iki evrende yaşıyorduk: Sen ağırlıklı olarak sağduyunun egemen olduğu kendi dünyanda yaşarken ben tehditler, karanlıklar, arada düşen yıldırımlarla dolu kendi dünyamdaydım."

"Koca cevizin ölümü üzerine günlerce ağladım."

"Hiçbir insan dünyaya kendi isteğiyle gelmez. Hiç bize danışılmadan kendimizi sahneye atılmış olarak buluruz; kimimiz başrolü kapmıştık, kimimiz basit figüranlardık, bazıları oyun bitmeden sahneden çekilir ve temsili, günün programına uygun olarak gülerek, ağlayarak ya da sıkılarak, koltuklardan seyrederdi."

"Asla bir çiçek olmayacağım;

Çünkü ruhum daha çok ota benzer!
Öteki binlercesi gibi yeşil bir ot
Ötekiler gibi başını eğen,
Kışın ilk dondurucu soğuğunda."

"Akla hayale gelmeyecek felaketler bizi hemen köşenin ardında beklemektedir. İnsan nasıl olur da atomun çekirdeğiyle oynamayı, DNA’yı kurcalamayı ve ileriye gidebilmeyi hayal eder?"

"Dünyaya gelen her yaratığın en derin tutkusu devrim yapmak değil, sevmek ve sevilmektir."

Gözler dünyaya açıldığı andan itibaren tek bir şey ister: ona yanıt verecek bir başka bakış."

"...doğmayı seçemediğime göre ölümü seçmek bize verilmiş tek özgürlüktür."

"Neden yapılmamış hareketlerin, söylenmemiş sözlerin ağırlığını beraberimizde taşımak zorundayızdır? Vermediğim o öpücüğün? Kucaklamadığım o yalnızlığın? Neden doğduğumuz andan itibaren bu olağanüstü bulanıklık içinde yaşarız?"

"Çocuklar anne ve babalarıyla gurur duymak isterler ama ne yazık ki anne ve babalar bunun farkına varmazlar. Talihli durumlarda anne ve baba bir evladın nasıl olması gerektiği hakkında bir fikre sahiptirler."

"Babamı, uzun yıllardır beni her yerde izleyen hayalî bir balonun içine koymuştum: O havada asılı duruyor, Buda gibi çiçek yapraklarıyla sarılıyken huzurla gülümsüyordu; yüce ve ulaşılmazdı. Önünde sonunda bu balonun patlayacağından, onun yere inerek beni kucaklayacağından emindim."

"Yürek parçalanırken nasıl bir ses çıkartır?"

"...acı duymuyordum, tek hissettiğim kaybolmuşluk duygusuydu."

"Oysa ben, çocukluğumda bir meşenin sarsılmaz kudretiyle büyümeyi ya da ıhlamur gibi çevreme güzel kokular yaymayı arzu etmiştim ama son zamanlarda fikrimi değiştirmiştim: Ihlamurların bulvarlarda ve parklarda tutsak olması beni üzüyordu; meşelerin tek başlarına yaşamak zorunda oldukları yazgıları da hüzünlendiriyordu; bu nedenle şimdi bir salkımsöğüt olmaya heves ediyorum. Bir ırmak kenarında gür yapraklarımla büyümek, köklerimi suya batırmak, akıntının sesini dinlemek, yapraklarım arasında bülbülü konuk etmek ve yalıçapkınının suyun dalgaları arasında küçük bir gökkuşağı gibi bir görünüp bir kaybolmasını seyretmek istiyorum."

YORUMLARIMIZ

Susanna Tamaro, sonraki kitabı ‘Yüreğimin Sesini Dinle’ ile mutluluğun anahtarının ‘inanç’ olduğunu söylüyor.

“Benim ağacım; birlikte büyüdüğüm, yıllar içerisinde benimle dostluğunu sürdüreceğini, altında çocuklarımı büyüteceğime inandığım ağacım yerle bir olmuştu. Onun yere yığılışı pek çok şeyi beraberinde sürükleyip götürmüştü: uykumu, neşemi, görünürdeki kaygısızlığımı.”

Romanımız genç bir kızın çok değer verdiği bir ağacın yıkılmasıyla başlıyor. Annesini küçük yaşta kaybeden bu genç kıza çocukluğundan beri anneannesi bakmış.
Başlarda anneannesiyle anlaşamaması, anneannesinin her şeyi unutması ve hayaller görmesiyle başlayan hastalığı ve ölümüyle düştüğü büyük boşluk anlatılıyor.

Anne ve anneannesinin anılarından kendi varoluş nedenini ve köklerini arıyor küçük kız. Gionata dayı ve babası Ottavio dayı ve diğer aile bireylerini tanımaya çalışıyor ve bir süre onlarla birlikte yaşıyor. 
Yine inanmayı, inancı, dini öne çıkarıyor Tamaro. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi kimliğini gizlemek için Hıristiyanlığı seçen büyükannesine ve kendi köklerine de bir selam edip kitabın büyük kısmını İsrail’e, Kudüs’e ayırıyor.


Kitabın başından sonuna kadar cevabını bulamadığı yüzlerce soru soruyor hayatın anlamına dair, insanlara dair… Anneannesinin ölmesiyle sorgulamaya başladığı geçmişini annesinin günlüğünde buluyor. Annesinin özgürlük arayışı içinde nasıl bir hayat sürdüğüne tanık oluyor. Annenin sürdürmeyi tercih ettiği hayat yine onunda annesine( anneanne) isyanı ve birlikte olmayı seçtiği erkek yüzünden hayal kırıklıkları ile sona eriyor.

Ama en önemlisi hiç tanımadığı babasını buluyor o günlükte. Onu asla sahiplenmeyen, istemeyen babası. Özgürlüğü kısıtlanır diye her sorumluluktan kaçan babası. Annesinin felsefe profesörü… Onu arayıp konuşmaya karar veriyor. Günlerce haftalarca onu görmeye gidiyor, onun hayat hikayesini düşüncelerini dinliyor. Babası onu sahiplenmeyerek onun düşünce olarak özgür yetişmesini sağladığını söylüyor. Özgürlük için hiçbir şeye bağlı olunmaması gerektiğini defalarca vurguluyor.

Başlarda çok merak ettiği için sürekli gittiği babasına bir süre sonra gitmekten vazgeçiyor. Eski eşyaların arasında başka bir akrabasının daha olduğunu öğreniyor. Dayısının yanına gidiyor ve yanında hayatının boşluğunu dolduracak, onu gerçekten etkileyen şeyi buluyor. Belki de tüm sorularının cevabını kitabın başında buluyor. Babasına ne mi oldu? Birkaç kere kızıyla konuşmaya çalışmasına rağmen kızı onunla görüşmüyor. Daha sonra ise intihar haberi geliyor. Mektubundaysa özgürlük bahanesiyle, sevme ve sevilme korkusundan dolayı her şeyden kaçmasının pişmanlığı yazılı.

"Çocuklar anne ve babalarıyla gurur duymak isterler ama ne yazık ki anne ve babalar bunun farkına varmazlar. Talihli durumlarda anne ve baba bir evladın nasıl olması gerektiği hakkında bir fikre sahiptirler."... 

İyi aile yoktur; herkes anne ve babasının acılarını ve ona yüklediği travmalarını yaşayarak büyür. Farkındalıklarımız noktasında kendimizi yeniden keşfeder, değiştirir, geliştirir ve köklerimiz ve inançlarımızla hayata tutunuruz. 

İyi okumalar. GÜLAY