13 Eylül 2020 Pazar

2020 YAZ KİTAP LİSTEMİZ






 

2020 HAZİRAN AYI KİTABIMIZ (AÇLIK/ KNUT HAMSUN)


KİTAP HAKKINDA
1890 yılında ilk baskısı yapılmış çok eski bir kitap. Bilinenler arasında ama bilindiği kadar okunanlar arasında olmayabilir. Knut Hamsun'un hayatından bir fragman. Monolog halinde yazılmış ve bilinç akışı tekniğinin ilk örneklerinden psikolojik bir kitap. Kahramanın bir geçmişi ve ismi yok, zor bir durumda uydurduğu Andreas Tangen adıyla aslında bir nevi "hiç kimse". Andreas Tangen, utangaç, ince düşünceli ve onurlu biridir. Açlık, bir çile kitabı, vazgeçmemek uğruna neler yapılabildiğini gösteren bir kitap Kahraman açlığın ete kemiğe bürünmüş hali ve her gün aç olmak için yaşatılıyor. Sefil halde olan bir insanın hayatla ve kendisiyle kavgasını anlatıyor.

KİTAPTAN ALINTILAR
"Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır."

"Gözlerimi açınca, eski alışkanlık , bugün için ümit var mı diye düşünmeye başladım."

"Hem ben hayvanları kafeste görmekten hiç hoşlanmam. Kendilerine bakıldığını bilir bu hayvanlar; onlara bakan yüzlerce gözü hisseder bu hayvanlar; dokunur bu onlara. Ben gözetlendiklerini bilmeyen hayvanlar isterim. Kendi inlerinde gezinen, uykulu yeşil gözlerle uzanıp pençelerim yalayan, düşünen ürkek hayvanlar."

"Uyumak üzere tekrar yattım;ama aslında, yeniden karanlıklara boğulmak içindi bu yatışım..."

..."başkalarından daha namuslu yaşamaya mecbur muydum sanki; sözleşmem mi vardı benim..."

"Boyuna, hep aynı şekilde, şu son zamanlarda halim berbattı benim!
Sonunda, ellerim böyle boş, ortalarda kalışım ne garip! Artık bir
tarağım bile yoktu, dertlendim mi okuyacak bir kitabım bile yok."

"... fazla gururdan ölebilirdi insan."

"Tatlılıkla nasihat etmeye başladım kendime, bir anne gibi. Gitgide yüreğim yufkalaştı, yorgun dermansız ağlamaya başladım. Sessiz sakin, için için bir ağlayıştı bu; gözyaşı akıtmadan gönülden bir hıçkırış."

"Bu gözlerin, hiçbirinde kaygı yoktu, omuzların hiçbirinde yük. Bu şen gönüllerde belki tek üzüntü, tek gizli kahır yoktu. Ve ben genç ve çiçeği burnunda bu insanlarla yan yana yürüyordum, mutluluğun ne olduğunu çoktan unutmuş, içimde bu düşünceyi okşayıp, korkunç bir haksızlığa uğradığım sonucuna varıyordum."

"Güldüm ve ağladım; atlaya sıçraya caddeyi boyladım, durdum, dizime vurdum, sebepsiz gelişigüzel bastım küfürü."

"Gönlümde tek bulut yoktu,tek rahatsızlık duygusu, düşüncelerimin eriştiği ölçüde, gerçekleşmemiş tek arzu veya heves yoktu.Gözlerim açık yatıyor, benliğimden sıyrılmış bir halde, kendimden uzaklarda olmanın sefasını sürüyordum.."

"Uzun zaman aç kalmış bir kimseye sizce ne yedirmek lazım? Hayat memat meselesi."

‘’Sonbahar gelmişti: her şeyin renk değiştirip öleceği nazlı, serin mevsim. Sokaklarda başlamış gürültü beni dışarıya çağırıyordu: Attığım her adımda taban tahtaları esneyen bu boş oda, ıslak ve korkulu bir tabuttu sanki.’’

‘’Belli belirsiz bir duygu, bana şu kaldırım taşları üzerinde yürüyen, sinip küçülen kimsenin ben olmadığımı söylüyordu.’’

‘’Güçbela birkaç kısa cümle yazabildim; sırf ilerleyebilmek için çekiş döğüş zorla ele geçirebildiğim bir düzine çaresiz sözcük!

YORUMLARIMIZ

Küresel bir salgının olduğu dönemde, hayatımızın normal işleyişinin dışına çıkmış, en temel ihtiyaçlarımızı bile sorguladığımız zamanlarda bir de Knut Hamsun’un Açlık romanını okumak biraz güç oldu açıkçası. Dünyanın giderek insanlara yetmeyeceği kıtlık, salgın hastalıklar ve susuzluk yaşanacağına dair çok ciddi uyarılar geliyor. Bizler modern dünyanın çocukları olarak açlık ve kıtlıkla uyarılmak yerine bolluk ve tüketim üzerine yönlendirildik. Her zaman daha fazlasını istememiz gerektiği yönünde telkin edildik. Şimdiyse aç kalabileceğimizi söyleyerek tüketimden vazgeçmemiz söyleniyor. Açlık romanındaki açlık böyle bişey değil tabi ki. Ama yine de açlıkla karşılaştığında insan nasıl bir psikolojide olur diye düşünmeden edilmiyor.

Kitabın etkileyiciliğinin en önemli kısmı, önsözde yazılan bilgilerin ışığında romanda anlatılan kişinin yazarın ta kendisi olduğunu anlıyor olmamız. Öteki türlü biraz abartmamış mı acaba diyebilir insan. Oysa Knut Hamsun gerçekten de yaşamının genelini yoksulluğun ağır koşullarında geçirmiş bir yazar. Zaten yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş bir de üstüne yazar olmayı seçmiş Hamsun. Günümüzde bile hala sanatın karın doyurmadığını düşünürsek 20.yüzyıl başlarında savaşın gölgesinde geçen yıllarda böyle bir seçimin zorluğu anlaşılabilir.

Yaşadığı bu sıkıntıların Tanrıyı ve onun adaletini sorgulamaya yönelttiği bölümde zaman zaman hepimizin bu durumda olabildiğimizi düşündüm. Hangimiz hayatımızın bir döneminde neden ben diye sormadık. Tanrının adaletini sorgulamadık. ‘’Ne diye tasa çekiyordum sanki: ne tıkınacağımı, ne içeceğimi, fani vücut dedikleri bu rezil solucan torbasını hangi çullara bürüyeceğimi düşünerek ne diye tasa çekiyordum?’ Sorusu çok da normal bir varoluşsal soruydu ve cevabını bildiğimi söyleyemem…

Bir gazeteye yazacağı yazıdan alacağı çok cüzi bir parayla günlük açlığını gidermek için çabalarken, kendisinden daha zor durumda olanlara yardım yaparak bizi de vicdan muhasebesi yapmaya yönlendirdiğini düşünüyorum. Aç bir insan hak, adalet ve vicdan sorgulamasına gidebilir mi. Maslowun ihtiyaçlar hiyerarşisine göre bu pek mümkün değil. Tabi ki sözkonusu insan sanatçı duyarlılığına, hassasiyetine sahipse bu olanaklı olabilir. Bu romandaki kadar olmasa da bir çok olanaksızlığa rağmen kendini okumaya ve yazmaya adamış, hayatını yazarak sağlamaya çalışan bir çok aydının olduğunu biliyorum ve saygı duyuyorum. Örneğin kitabın çevirisini yapan Türk şiirinin ölümsüz şairlerinden Behçet Necatigil de dünyaya yoksul bir ailenin çocuğu olarak gelmiş olmasının yanısıra annesini de çok erken yaşta kaybettiğinden ortaokulu yatılı okulda okumak zorunda kalmış. Orada yetersiz beslenme ve bakımsızlık nedeniyle geçirdiği tüberküloz yüzünden eğitimine ara vermek zorunda kalmış. Şairin şair olma yazarın yazar olmak için gerçekten sınıfsal bir nedeni var gibi sanki. Ama bir yandan da hep sanat bir elit tabakanın oyuncağı olarak da görülür nedense..

Açlık romanı beni bayağı çeşitli sorgulamalara götürmüş anlaşılan. Roman okunması geren yapıtlardan biri. Önerilir. / Fatma




 

2020 MAYIS AYI KİTABIMIZ (KİTAB-ÜL HİYEL/ İHSAN OKTAY ANAR)


KİTAP HAKKINDA

 Osmanlı döneminde yaşayan üç mucidin başından geçen olayların anlatıldığı bir İhsan Oktay Anar kitabı olan, “Kitab-ül Hiyel”’in tam adı “Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri’ dir. Doğu anlatı özelliği olarak bilinen çerçeve hikâye tekniği ile olayların anlatıldığı kitabın baş karakterleri Yasef Çelebi, Kara Calud ve Üzeyir Bey’dir. Mucitlerin planladıkları icatları gerçekleştirmeye çalışırken başlarından geçen olaylar romanın ana konusudur. Bu üç mucit birbirlerinin yerini devralıp bir nesil boyunca yeni icatların peşinde koşuyorlar.

Romanda bahsi geçen bilimsel gelişmeler, teknolojik çalışmalar ve icatlar aslında insanoğlunun hırslarını temsil eder. Hikayede sona varıldığında ise anlatı güçlü olandan değil güzel olandan yanadır. İşte bu da “Kitab-ül Hiyel”’in özünde varolan anlamın en değerli ifadesidir.

Hiyel ne demektir?

“Hiyel” kelimesi önce El-Cezeri ’nin “Kitab-ül Hiyel” adlı eserinde karşımıza çıkar. Bu eserden “hiyel”in, “makine bilgisi ve mekanik teknolojisi” anlamınına geldiğini ögreniriz. Oysa hiyelin bir diğer anlamı da “sahtekarlıklar, aldatmacalar” dır. 

POSTMODERN EDEBİYAT

Postmodernizm: 1960 sonrası Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. Mimari, plastik sanatlar ve edebiyatta etkili olmuştur. Modernizm sonrası, ona ek olarak ele alınır, varlığını modernizme borçludur. "post" sözcüğü "ek" anlamına gelir.

Postmodern Edebiyat:  Tür ayrımı ortadan kalkmıştır. Modernde yorumlanabilirlik sınırlıdır. Postmodernde okuyucu, okuduğu sırada metni yeniden yazma durumuna geçer. 

Modernde yapıt anlamlılık taşırken, postmodern' de söz söyleme sanatı (retorik) vardır. Dil oyunlarına gemiş yer verme ve zaman-yer bütünlüğünden uzaklaşma görülür. Daha önce yazılmış metinlerden yola çıkılarak yeni metinler üretilir. Hem sorgulama, hem de yanıt arama bir arada görülür.

Retorik: Söz söyleme sanatı. Söz sanatlarını konu alan bilgi dalı. Retorik ( eski adı belagat) , etkileyici ve ikna edici konuşma sanatı. Yunanca hitabet kavramından türemiştir. M.Ö. 5. yy. da Sokrates ve çevresindekiler tarafından kullanılmıştır.İçerik ya da anlamdan çok etki ya da stili ön planda olan metinlerdir. ( Örnek: Divan Edebiyatı)

Postmodernizm' de  gerçeklik unsurundan çok kurmaca ön plandadır.

Romanlarda son genelde belirsizdir.

Çok yönlü, çok kültürlü değişik bakış açıları vardır.

Bütünlük yerine, bireyler ve kişilikleri açısından, olaylar açısından parçalanmışlık öne çıkar.

Soyut ve somut gerçeklik bir arada verilir.

Tarih edebiyat malzemesidir. Onu yeniden üretmeye çalışır.

Ciddi duruşa karşı alaycı tutum sergiler.

Hayat bir oyundur. Yaşamı kurmacaya dönüştüren roman da oyun içinde oyundur.

Gerçek kişiler, hayal kişiler, masal kişileri, çizgi film kahramanları birlikte verilebilir.

Roman içinde farklı edebi türler kullanılabilir.

Zaman ve mekan çok belirgin değildir.

Dil, postmodern romanda amaç haline gelmiştir.

KİTAPTAN ALINTILAR

"Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin?
O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder."

"Hiyel ilmi, emirlere asla karşı gelmeyecek sadık köleleri, yani makineleri yapma sanatıydı."

“Makineleri çalıştıran yedi tabiat kuvveti, hiç şüphesiz ki hiyel ilmi sayesinde insanların kudreti ve iktidarı olacaktı.”

"Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar."

"Noktanın dışında hiçbir şey bilmiyordu.Adını bilmiyordu.Nerede olduğunu bilmiyordu...Geçmişini,yaşadıklarını bilmiyordu.Ne var ki zihnindeki nokta ona huzur veriyordu."

"...kendisini on yıllardır mutsuz eden şeyin, benliğine hükmeden bu iktidar tutkusu olduğunu anladı. O güne dek kendisi için her şey bir iktidar kaynağıydı."

“Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi.”

"Kendisini can kulağıyla dinleyen pısırığa, mevkileri ve cinsleri ne olursa olsun insanların kötü ve çok tehlikeli olduğunu anlatıyordu. Buna göre insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. Çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe döğüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi."

"Hiyelkar sayısız hiylelerle tabiatın kuvvetlerini tuzağa düşürüp esir etmenin yolunu ararken,hayalkar kainatın kendisinin gerçekleşmiş bir hayal olduğuna,bu hayali örnek alıp yeni yeni hayaller yaratmak gerektiğine inanıyordu."

"Dünya'nın kendisi, bir mucize olarak düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı."

" İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya'yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti. 0, Dünya'daki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş, böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi, Dünya'yı ve içindekileri de bir makinaya dönüştürmeye çalışmıştı. İşin acıklı yanı, kendisinin de bir makina olduğunu sanmış, ona durmadan yeni parçalar, çarklar, kasnaklar, somunlar, dişliler, bıçaklar, tabancalar, toplar ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış, fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlığı arttıkça artmıştı. "iktidar makinesi" dediği şey, yani onun özvarlığı, sonu gelmez isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş, bu yüzden o, nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti. Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi? 0, tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış, ama aynı kuvvetler onu, yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı. Havasızlıktan yüzünün morarmaya başladığı o anda, demirden olmayan, bu yüzden sevgiyle açan çiçeklerin o güzeI kokusuyla yüklü bir soluğu ciğerlerine çekmek için neler verebileceğini düşündü."

"Sonuçta, hiyelkâr da hayalkâr da tahayyül ediyordu.
...
Hiyelkâr sayısız hiylelerle tabiatın kuvvetlerini tuzağa düşürüp esir etmenin yolunu ararken, hayalkâr, bütün dünyayı gözündeki o noktayla görüyor..."

YORUMLARIMIZ

Postmodern edebiyatın güzel örneklerinden, İhsan Oktay Anar' ın söz ustalığı da cabası. Bilim kurgu edebiyatının alt kollarından birisi olan alternatif tarih tarzında yazılmıştır. Yani kitapta anlatılan olaylar tarihte hiç gerçekleşmemiştir., ama büyük bir inandırıcılıkla ve dönemin koşullarına el verdiğince sadık kalınarak yazılmıştır.

Kitabın ana konularından birisi de mekanik bilimi sayesinde yapılan makinelerin, sahipleri tarafından zorbalık amacıyla nasıl da suistimal edilebileceğidir; yani mekanik aslında doğanın güçlerine hükmedebilmek için yapıla bir "hile"dir.

Kitap üç bölümde, üç karakterde; iktidar ve kibir& hayal ve hile& gerçek ve kendi gerçeğini yaratan insan üzerine insanı tarihin tozlu sayfalarında ve mekanlarında gezdiriyor.

İcatların, genellikle insanların menfaati için ve kullanımına sunulmak üzere yapıldığını düşünürüz. Kitap biraz farklı bir düşünme tarzı sunuyor. Hep bir zorbalık, suistimal, sınırı aşmışlık ve kötüye kullanma arzusu göze çarpıyor.

Yafes Çelebi: Nuh'un üç oğlundan biri olan Yefet'i anımsatır.

Calud: Golyat ve Davud. Doğrudan dinler tarihindeki gerçek kişilerden alınmadır.

Calud'un "yılan" savaş makinesini yapmak için eğittiği Üzeyir'e uyguladığı korkutma politikası: Levithan ve devlet alegorisi.

İktidar Taşı: belli aralıklarla görünüp kayboluyor. Burada bir parantez açıp bu üç karakteri karıştırıp bir de taş arama sevdası eklediğimizde ebrehe'ye varılacağını belirtmek isterim. ebrehe'nin güç tutkusu, ebrehe'nin zıbığı ve ebrehe'nin taşın ilmini çözmesi bu kitapta farklı karakterlerle ve öykülerle anlatılmış. kitab-ül hiyel'in iktidar taşı da tıpkı ebrehe'nin taşı gibi sonsuz devri daim sağlayabileceği düşünülen bir taş. kitabın sonunda hikayesi anlatılan, gökyüzündeki noktayı gören kör gibi, taşı anlamak için ilime bağlı olmak ve onu çözmeye çalışmak gerekiyor. zaten aynı imge zıt renklerle üzeyir üzerinden de sunuluyor. imdat efendi'nin bakış açısından anlıyoruz ki bir adım ileri gidebilmek, taşın kudretinden faydalanabilmek için de onun kudretine, yani ilimin gücüne inanmak gerekiyor.

Calud'un organ kaybı: Doğu mistiziminde yer alan "evrenin birliği" ve "tekillik" düşüncesini veriyor.

Keyifli okumalar dilerim. /Rana








10 Mayıs 2020 Pazar

2020 MAYIS AYI KİTAP LİSTEMİZ ( POST MODERN ROMANLAR)

Bir Cinayet Romanı - Pınar Kür

Üç Anlatı - Taormina - Fehmi K.'nin Acayip Serüvenleri - Kuyu ...

D&R - Kültür Sanat ve Eğlence Dünyası

Hindi'nin Ruhu - Ersan Üldes - Sel Yayıncılık

Finnegan Uyanması , James Joyce - Fiyatı & Satın Al | idefix

2020 NİSAN AYI KİTABIMIZ (KENDİNE AİT BİR ODA/ VİRGİNİA WOOLF)

D&R - Kültür Sanat ve Eğlence Dünyası
KİTAP HAKKINDA
Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekillenmiştir. İngiltere'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan kitap o tarihten günümüze feminizm tartışmalarının locus classicus'u olageldi. Jane Austen ve Charlotte Brontë'den, kadınların niçin bir Savaş ve Barış yazamadıklarına; Shakespeare'in hayali kız kardeşinden bugün de tartışılmaya devam eden kadının yoksulluğu ve namusu başlıklarına, hatta yaratıcılığın doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazede kalemini özgürce oynatan Woolf, kadınlara edebiyat alanında bir çıkış yolu gösteriyor.
"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır," diyen Virginia Woolf'un sesi, aradan geçen sekseni aşkın yıla rağmen gücünü ve etkinliğini koruyor.

KİTAPTAN ALINTILAR
"Ünlü bir kütüphanenin bir kadın tarafından lanetlenmesi, kütüphanenin hiç umrunda olmayan bir konudur. Saygıdeğer ve sakin, bütün hazineleri bağrında güvenli bir şekilde kilit altına alınmış, kendinden hoşnut bir uykuya yatmıştır kütüphane."

"Kuyruğu kesilmiş bir hayvanın yumuşak bir şekilde avludan geçişini görmenin bilinçaltımdaki etkisi benim duygusal ışığımda bir değişikliğe neden oldu."

"İlkbaharın kalbinden dışarıya doğru, her zamanki gibi gerçekçi bir dehşet fışkırıyordu. Çünkü gençlik..."

"Bir cinsiyet güvence sahibi ve varlıklıyken, diğerinin fakirlik ve güvensizlik içinde olduğunu, geleneklerin ve geleneksizliğin bir yazarın üzerindeki etkilerini düşündüm."

"Bir sene içerisinde kadınlarla alakalı kaç tane kitap yazıldığını biliyor musunuz? Peki ya bunların kaç tanesinin erkekler tarafından yazıldığını biliyor musunuz? Evrende hakkında en çok konuşulan canlı olduğunun farkında mısınız?"

"Kadınların edebiyat dünyasındaki yeri ;hayal edildiğinde çok önemli, pratikte ise tamamen gereksiz."

"Neden kadınların erkekleri değil, erkeklerin kadınları çok daha ilginç bulduklarını merak ediyorum."

"Yüzyıllar boyu kadınlar, erkekleri olduğundan iki kat daha büyük gösteren bir ayna görevi gördüler. Bu ayna sihirliydi ve bu muhteşem bir yansıtma gücü vardı."

"Kocanın kim olduğu belirlendikten sonra erkek, kadının sahibi ve efendisi olurdu. Yasalar ve gelenekler bu şekilde olmasını öngörüyordu."

"16. yüzyılda büyük bir yetenekle doğan herhangi bir kadın büyük bir ihtimalle delirirdi, intihar ederdi ya da kasabanın dışında ıssız bir evde yaşamını geçirirdi."

"Dünya, kadınlara erkeklere dediği gibi istersen yaz umurumda değil demiyordu. Dünya, bunun yerine kaba kaba gülerek yazmak mı diyordu. Yazmak senin ne işine yarıyor ki?"

"Ama romancının cinsiyeti bütün bunları nasıl etkiler? diye merak ettim ve Jane Eyre'e ve diğer romanlara bakarak. Bir romancının kadın olması onun tutarlılığına engel olur mu? Ben tutarlılığı bir yazarın omurgası olarak kabul ederim."

"Eğer kadınlar erkekler gibi yazsalardı, erkekler gibi yaşasalardı ya da onlar gibi görünselerdi çok yazık olurdu. Dünyanın ne kadar geniş ve çeşitlilik dolu olduğunu düşündüğümüzde iki cinsiyet bile yetersiz kaldığına göre tek bir cinsiyetle yaşamayı nasıl sürdürebilirdik?"

"Eğer lanet okumak ya da gülmek için durursan yolunu kaybedersin, dedim ona. Eğer tereddüt edersen ya da beceremezsen işin biter. Sadece atlayışı düşünmelisin, diye yalvardım ona..."

"Coleridge bir zihnin çift cinsiyeti olduğunu söylerken belki de bundan bahsediyordu. Sadece böyle bir birleşme gerçekleşirse akıl kusursuz bir şekilde döllenmiş olur ve bütün yeteneklerini kullanabilir."

"Kadınlar ise sadece son iki yüzyıldır değil, her zaman, dünya kurulduğundan beri fakir olmuşlardır. Kadınlar, Atinalı  kölelerin çocukları kadar bile entelektüel hürriyete sahip olmamışlardı. O dönemde kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları bile yoktu. İşte bu sebepten dolayı paranın ve kendilerine ait bir odanın gerekliliğinin önemli olduğuna değindim."

"Sizlerden her türlü kitabı yazmanızı istiyorum. Konu ne kadar anlamsız ya da ne kadar büyük gözükse bile konudan korkmayın."

"Sizlerden sorumluluklarınızı anımsamanızı, yükselmenizi, daha bilge olmanızı istiyorum. Gelecek üzerinde ne kadar etkiniz olduğunu ve ne kadar çok şeyin sizlere bağlı olduğunu sizlere hatırlatmalıyım."

"Baya John Langdon Davies, çocuk isten memeye başlandığı zamanlar kadınlar gereksiz olur, diyerek kadınları uyarmıştır. Umuyorum ki bunu bir kenara yazarsınız."

"... çünkü hiç bir insan manzaramızı kapatmamalıdır. Tutunabileceğimiz bir kol olmadığı gerçeğiyle yüzleşe bilmeliyiz. Hayatta sadece yalnız başımıza yol aldığımızı, ilişkilerimizin sadece kadın ve erkeklerin dünyasında değil, gerçeklerin dünyasında olduğunu bilmeliyiz. İşte o zaman Shakespeare'in kız kardeşi olan ölü şair kız için bir fırsat doğacaktır ve o defalarca terk ettiği bedenine geri dönecektir."

YORUMLARIMIZ
 "Author- Authority- Dünyasında Bir Kadın Alanı Yaratmak"
V. Woolf 1929 yılında Kendine Ait Bir Oda/ A Room of One's Own'u yayınladı. Tam bir baş yapıt olarak nitelendirildi. Bilinç akışı tekniği ile yazılmıştır.
Bilinç akışı/akımı tekniği; kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılmasıdır. Yazar kahramanını, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Derin soyut ifadelerden meydana gelir. Karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Ayrıca gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar ve imgelerde yer alabilir.
Bilinç akışı/akımı roman tekniğidir. Kahramanın kafasından geçenler düzensiz bir şekilde, zıplamalarla, çağrışımlarla yönlenir. Oradan oraya atlar. Gerçekle hayal, geçmişle şimdiki zaman, kendi iç hesaplaşmalar ve gerçek hayattan diyaloglar içerir. Bir çeşit aklına geleni su gibi yazmak diyebiliriz...

V. Woolf, toplumsal cinsiyet meselesi, ataerkil bir düzenin varlığı, eğitimde eşitsizlikler, kadınların tarihte yer alamayışı, edebiyatta erkek egemenliği gibi her biri birbirine bağlı ve sorunsallaşmış meselelerden kendi çözüm önerisini çıkarıyor: Kadınların entelektüel alanda yaratıcı olabilmesi için "kendilerine ait bir oda ve  paraya ihtiyaçları vardır."
Kendine ait bir oda tamamen gerçeklere dayalı değildir, aksine kurmaca olarak nitelendirilir. Kitapta tek bir anlatıcı yoktur.
Kendine ait bir odayı okumak yazarla zamanın ötesinde  uzunca bir sohbet ediyormuş hissi uyandırıyor. 
Woolf  kadınların toplumsal koşullar yüzünden maruz kaldıkları zorluklar ve eşitsizliklerden bahsediyor. En çok aile yaşamının kısıtlamalar içerdiğini söyler. Bir metni doğrulama metaforuyla temsil edilen yazma /üretim sürecini biyolojik anneliğin karşısına koyar.
Woolf kadınlara öncelikle düşüncelerinde  özgür olmalarını ve yazmalarını tavsiye eder. Yazmak kadınının özel alandan kamusal alana geçen kadın hareketinin çok önemli bir parçasıdır.
Yazmak; hiç vazgeçmeden: içinde bulunduğunuz durumu, yazdıklarının başarılı olup olmadığını, başkalarının yazdıkları hakkında düşüncelerini hiç düşünmeden yazmak...

Woolf bu denemesinde ayrıca şu noktalara dikkat çeker; erkek egemen kültürün kadına bakış açısı, aynayı parçalamanın yolu, kadınların edebiyat dünyasındaki yeri, kadınlar erkeklere benzeme meli, iffete dair, kadının varlığına katlanamayanların onun yazmasına ve okumasına, düşünmesine karşı olduğu, haklı davasından vazgeçmeyeceği, kadınların maddi özgürlüğü olması gerektiği ve düşünürken, okurken ve yazarken cinsiyetsiz  olmak gerektiğini vurgular.

Okunması zor, ancak üzerine düşünülmesi, sorgulanması ve konuşulması gereken bir baş yapıt. Keyifli okumalar dilerim./ Nigar


9 Mayıs 2020 Cumartesi

2020 NİSAN AYI KİTAP LİSTEMİZ ( DENEME OKUYORUZ)

Sisifos Söyleni , Albert Camus - Fiyatı & Satın Al | idefix

Kendine Ait Bir Oda , Virginia Woolf - Fiyatı & Satın Al | idefix

Yazmak Eylemi , Ferit Edgü - Fiyatı & Satın Al | idefix

2020 MART AYI KİTABIMIZ (BİR SIRRIM VAR/ TESS GERRİTSEN)

D&R - Kültür Sanat ve Eğlence Dünyası

KİTAP HAKKINDA
Korku filmi yapımcısı genç bir kadınla bekar bir muhasebecinin cesedi bulunduğunda bu iki farklı cinayeti birbirine bağlayan hiçbir kanıt yoktur ortada. Cesetlerde belirgin yaralar bulunsa da ölüm sebep belli değildir. Adli tabip Maura İsles bu iki cinayetin birbirine bağlı olabileceğini düşününce, dedektif Rizzoli hummalı bir araştırmaya girişir.

"Bazen gerçeği söylemenin tek yolu kurgudur". Doksanların ortalarında Dr.Loftus bir makale yayımlamış. Makalede doktorun yirmi dört yetişkin kullanarak yürüttüğü bir deney anlatılıyor. Katılımcılara çocukluklarından kalma dört farklı olay, yakın akrabalarının anlatımıyla hatırlatılıyordu. Ama bu olayların sadece üçü gerçekti. Dördüncü tamamen uydurmaydı. Deneklerden ayrıntıları hatırlamaları isteniyordu. Haftalar ilerledikçe hiç yaşanmamış olaylar hatırlanmıştı. Deney sonunda deneklerden beşi gerçek olmayan olayların bile başlarına geldiğine inanıyordu. Doktor bu beş kişiye gerçek olmayan hatıralar yüklemeyi başarmıştı.
"Apaçık görünen her zaman gerçek değildir."

Okuyucularının;

  • Keyifli gerilim,
  • Büyüleyici
  • Sıra dışı,
  • Soluk soluğa,
  • Dayanılmaz heyecanlı,
  • Ürkütücü,
  • Şok edici,
  • Çarpıcı,
  • Tüyler ürpertici,
  • Dehşet hikayesi, vb.
terimlerle yorumladığı Tess Gerritsen eleştirmenler ve okuyucular tarafından "KorkuGerilim Edebiyatının Kraliçesi" olarak adlandırılmıştır. Kitapları kırk dile çevrilmiş ve dünya genelinde 25 milyondan fazla okura ulaşmış, Bir Sırrım Var' ın da içinde yer aldığı "Rizzoli v& Isles" serisi dizi olarak da büyük izleyici kitlesine ulaşmıştır.

Kitaplarla renkli yolculuklar dilerim. /Demet